sema, bir alıntı ekledi.
24 May 22:28 · Kitabı okuyor

Ve şafak gülümseyişiyle söndürdü gökyüzündeki yıldızları sevecenlikle; gece soldu, gece titriyor ve güneşte bir buz gibi dağılıyor, kalın bir perde umut dolu yürek, aydınlık ve özgürlükle karşılaşınca soluk alırken hafiflikle, sevinçle!

Fırtınanın Habercisi, Maksim GorkiFırtınanın Habercisi, Maksim Gorki

SEVİLİYORSUN
Her dil'den sen çıkıyorsun,
Lisansız sevişlerin anlamı olup kalıyorsun.
Kaç defa seviliyorsun desem...
...içime o kadar sen akıyorsun.
Tamam bitti, geçtim her şeyden derken...
...kapı aralanıyor,
Kapıdan ruhuma göz kırpıyorsun.
Ay doğuyor,
Gece aydınlanıyor.
Sen derken aydınlığıma...
...güneşte var oluyorsun.
Ne üç harfli hecelere sığıyorsun
Ne de kelimelere.
Sen sol parçamda,
Bitmeyen cümlem olarak duruyorsun.
Ben severken seni...
...sevmeyi daha da giydiriyorsun üstüme.
Senden öte her şeyi
Acımadan varlığımdan soyuyorsun.
Her şey çekip gidiyor üstümden...
...bir sen kalıyorsun.
Yüreğimin...
...zamansız gülüşmelerinde saklısın,
Biliyorsun.
Gözlerimi sana açıyorum,
Sen bana kapatıyorsun.
Çünkü biliyorum,
Seviyorsun.
Biliyorum,
Seviliyorsun...

'REŞAT ÖZTOPRAK'

Yağmur Gaziölmez, bir alıntı ekledi.
 17 Nis 20:15 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bedenim daha ağırlaşmadan ve irileşmeden, hayatın güzelliğini görmek istiyorum. Bir ırmak kıyısında yaşamak istiyorum. Akarsuların öykülerini işitmek istiyorum. Uyumak, öğle sonrasında dinlenmek, küçük sivrisineklerimle böceklerimi kovalamak için kıyının yaprakları arasında küçük bir köşem olsun istiyorum. Kentlerin gürültüsünden kaçmak istiyorum. Yağmurun tatlı damlalarıyla bedenimi serinletmek, küçük acılarımla romatizmalarımı güneşte ısıtmak istiyorum. Güneşin ışığının suya girdiğini, çakıl taşlarıyla kara kayaları altın sarısına boyadığını görmek istiyorum. Gece, meltemin hışırtısını, yabanıl yaprakları kemiren cırcır böceklerinin seslerini dinlemek istiyorum. Dolunay çıktığında ırmağın ortasındaki gümüş tepsisine oturmak, alçakgönüllü kurbağa şarkılarını söylemek istiyorum. Gökyüzü kapkara kesildiğinde de yaşlı gözlerimi yıldızların parlak gerdanlığına çevirmek istiyorum. Her şey saf ve dingin.

Güneşi Uyandıralım, José Mauro De Vasconcelos (Sayfa 217)Güneşi Uyandıralım, José Mauro De Vasconcelos (Sayfa 217)

Didem Madak (ANISINA)

SİZ AŞK'TAN N'ANLARSINIZ BAYIM?

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmay
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

DİDEM MADAK

Alperen Tekin, bir alıntı ekledi.
10 Mar 00:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Son Savaş, Gog ve Magog
19:11 Bundan sonra göğün açılmış olduğunu, beyaz bir atın orada durduğunu gördüm. Binicisinin adı Sadık ve Gerçek’tir. Adaletle yargılar, savaşır.
19:12 Gözleri alev alev yanan ateş gibidir. Başında çok sayıda taç var. Üzerinde kendisinden başka kimsenin bilmediği bir ad yazılıdır.
19:13 Kana batırılmış bir kaftan giymişti. Tanrı’nın Sözü adıyla anılır.
19:14 Beyaz, temiz, ince ketene bürünmüş olan gökteki ordular, beyaz atlara binmiş O’nu izliyorlardı. 19:15 Ağzından ulusları vuracak keskin bir kılıç uzanıyor. Onları demir çomakla güdecek. Her Şeye Gücü Yeten Tanrı’nın ateşli gazabının şarabını üreten masarayı kendisi çiğneyecek.
19:16 Kaftanının ve kalçasının üzerinde şu ad yazılıydı: “KRALLARIN KRALI VE RABLERİN RABBİ”
19:17-18 Bundan sonra güneşte duran bir melek gördüm. Göğün ortasında uçan bütün kuşları yüksek sesle çağırdı: “Kralların, komutanların, güçlü adamların, atlarla binicilerinin, özgür köle, küçük büyük, hepsinin etini yemek için toplanın, Tanrı’nın büyük şölenine gelin!”
19:19 Sonra canavarı, dünya krallarını ve onların ordularını, ata binmiş Olan’la O’nun ordusuna karşı savaşmak üzere toplanmış gördüm.
19:20 Canavarla onun önünde doğaüstü belirtiler gerçekleştiren sahte peygamber yakalandı. Sahte peygamber, canavarın işaretini alıp heykeline tapanları bu belirtilerle saptırmıştı. Her ikisi de kükürtle yanan ateş gölüne diri diri atıldı.
19:21 Geriye kalanlar, ata binmiş Olan’ın ağzından uzanan kılıçla öldürüldü. Bütün kuşlar bunların etiyle doydu.
20:1 Sonra bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz derinliklerin anahtarı ve büyük bir zincir vardı.
20:2 Melek ejderhayı –İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı– yakalayıp bin yıl için bağladı.
20:3 Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor.
-
20:7 Bin yıl tamamlanınca Şeytan atıldığı zindandan serbest bırakılacak.
20:8 Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları –Gog’la Magog’u– saptırmak, savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur.
20:9 Yeryüzünün dört bir yanından gelerek kutsalların ordugahını ve sevilen kenti kuşattılar. Ama gökten ateş yağdı, onları yakıp yok etti.
20:10 Onları saptıran İblis ise canavarla sahte peygamberin de içinde bulunduğu ateş ve kükürt gölüne atıldı. Gece gündüz, sonsuzlara dek işkence çekeceklerdir.

(Vahiy-Revelation)

İncil, Anonimİncil, Anonim
Evren, bir alıntı ekledi.
09 Mar 19:37 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Bir gece süren esrar vecdini ertesi sabah unuttum. Ve yine daldım saksı altındaki böcek hayatıma...
İğrenç böcek... Hem gözü güneşte; hem de nefsi saksının dibindeki karanlık, rutubetli ve avuç içi kadar küçük zemine yapışık. Bu gözü, bu nefsten hangi ameliyatla, hangi doktorun neşteriyle ayırabilecektim?

O ve Ben, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 82)O ve Ben, Necip Fazıl Kısakürek (Sayfa 82)

‘Hapsedilmek Karşılığında Rahat Bir Hayat’ Kedinin Cenneti – Emile Zola
O zamanlar iki yaşındaydım ve yeryüzündeki hem en şişman, hem de en saf kediydim. O genç yaşta, evin rahatlığını küçümseyen bir hayvanın haddini bilmezliği bende de vardı.

Aslında, Tanrı beni teyzenin yanına yerleştirdiği için ne kadar da şanslıydım! O iyi kadın bana nasıl da sevgi ve şefkat göstermişti. Bir gardırobun altında, tüyden yastıkları ve üç kat örtüsü olan gerçek bir yatak odam vardı. Yemeğim de aynı derecede mükemmeldi; hiçbir zaman ekmek ya da çorba değil, her zaman et, hem de dikkatle seçilmiş etti.

İşte bütün bu bolluğun ortasında, tek bir isteğim, tek bir düşüm vardı; üst pencereden dışarı sıvışıp, çatılara kaçmak. Okşayışlar beni rahatsız ediyor, yatağımın yumuşaklığı bıktırıyordu ve bana bile iğrenç gelecek kadar şişmandım. Kısacası, bütün bir gün boyunca mutlu olmaktan sıkılmıştım.

Şunu söylemem gerekir ki, o gün, boynumu biraz uzatarak, çatıyı penceremin hemen önünde görmüştüm. Dört kedi birbirleriyle oynuyorlardı. Tüyleri kabarık, kuyrukları havada, güneşte sertleşen arduazların üzerinde koşturuyorlardı, eğlendikleri her hallerinden belliydi. Daha önce hiç böyle harikulade bir manzara seyretmemiştim. Ve ondan sonra şuna kesinlikle inandım ki, orada, o çatıda gerçek mutluluk vardı; her zaman dikkatlice kapanan o pencerenin ötesinde. Bu düşüncemin ispatı olarak, etin saklandığı dolabın kapağının da, en az o kadar dikkatle kapatıldığını hatırladım.

Kaçmaya karar verdim. Ne de olsa, hayatta rahat bir yatağın ötesinde, başka şeyler de olmalıydı. Orada, dışarıda, bilinmeyen vardı, kusursuz bir yaşam vardı. Ve sonra, bir gün mutfak penceresini kapatmayı unuttular. Ben de pencerenin üzerindeki ufak çatıya atladım.

Ahh… Çatılar ne kadar da güzeldi! Etraflarını saran saçaklar nefis kokular yayıyorlardı. Ayaklarımın, ılık kokan hoş çamura battığı bu saçakların üzerinde dikkatle ilerledim. Sanki kadifenin üzerinde yürüyormuşum gibiydi ve güneş, tombulluğumu okşayan güzel ılıklığıyla parlıyordu.

Baştan aşağı titrediğimi senden saklamayacağım. Eğlencemde beni utandıran bir şeyler vardı. Özellikle, üç kedi damın tepesinden aşağı doğru, meraklı miyavlamalarla yaklaşırken içimde yükselen ve dengemi kaybetmeme yol açan heyecanı hatırlıyorum da. Korktuğumu anladıklarında, şişko bir budala olduğumu ve miyavlamalarının sadece kahkaha olduğunu söylediler.

Miyavlamalarına ben de katıldım. Üçü benim kadar şişman olmadıklarından, güneşin ısıttığı bir damda top gibi yuvarlandığımda benimle dalga geçtiler. Buna rağmen hayat güzeldi. Çeteden yaşlı bir erkek kedi, arkadaşıyla beni onurlandırdı ve eğitimimi üstlenmeyi teklif etti. Minnettarlıkla kabul ettim bu teklifi.

Teyzenin bütün o rahat eşyaları ne kadar da uzak görünüyordu. Damdaki oluklardan su içtim; şekerli süt bile bu kadar güzel gelmemişti. Her şey iyi ve güzeldi.

Çekici bir dişi kedi geçti ve onun görünüşü beni garip duygularla doldurdu. O zamana kadar, böyle büyüleyici sırt kıvrımları olan enfes bir yaratığı, sadece rüyalarımda görmüştüm. Üç arkadaşım ve ben, yeni geleni karşılamak için ona doğru atladık. Doğrusu ben, cazibeli dişiye iltifatlarımı sunmada diğerlerinden öndeydim, ama arkadaşlarımdan biri boynuma kötü bir ısırık atarak beni saf dışı bıraktı.

‘Öff…’ dedi yaşlı kedi beni sürükleyerek götürürken. ‘Daha birçokları ile karşılaşacaksın.’

Bir saat süren yürüyüşten sonra çok acıktım.

‘Bu çatılarda ne yiyorsunuz?’ diye, arkadaşım yaşlı kediye sordum.

‘Ne bulursak’ diye, kestirip attı.

Bu yanıt beni rahatsız etti çünkü bir şey, yani bir av bulamamıştım. Nihayet, bir tavan penceresinden içeri baktığımda genç bir işçinin kahvaltısını hazırladığını gördüm. Masanın üzerinde enfes bir pirzola duruyordu.

‘İşte şansım orda’ diye, gayet safça düşündüm.

Böylece masanın üzerine atladım ve pirzolayı kaptım. Ama işçi beni gördü ve bir çalı süpürgesiyle kıçıma dehşet bir şekilde vurdu. Eti fırlatırken bir taraftan da kaba bir şekilde lanet okuyarak kaçtım.

‘Sen nerden geldin ha?’ diye sordu yaşlı kedi. ‘Bilmiyor musun? Masa üzerindeki etler uzaktan bakıp, hayran olmak içindir. Yapmamız gereken şey olukların içine bakmak.’

Mutfak etinin neden kedilere ait olamayacağını hiç bir zaman anlayabilmiş değilim. Midem iyiden iyiye kazınıyordu. Yaşlı kedi, sadece geceyi beklememiz gerektiğini söyleyerek beni avutmaya çalıştı. Zamanı gelince çatılardan caddelere inip, çöp yığınlarında yemek arayacağımızı söyledi.

Geceyi bekle! Öylesine kendine hakimdi ki, böylesine uzun bir oruç tutma düşüncesi bile beni halsiz bırakırken, o bu sözleri büyük bir soğukkanlılıkla söylüyordu.

Titrememe yol açan sisli gece öylesine yavaş çöktü ki. Üstelik, yağmur da yağmaya başladı; ince, içe işleyen, gürültüyle uğuldayan rüzgarın kamçıladığı bir yağmur.

Caddeler ne kadar da ıssız görünüyordu gözüme. O güzel sıcaklıktan, büyük güneşten, zevkle oynayabileceğimiz çatılardan geriye hiç iz kalmamıştı. Patilerim ıslak çamurlu kaldırımda kayıyordu ve ben istekle, üç kat örtümü ve tüyden yastığımı düşünmeye başlamıştım.

Hemen hemen caddeye ulaşıyorduk ki, arkadaşım yaşlı kedi titremeye başladı. Bana da hemen aynı şeyi yapmamı fısıldayarak, evlerin duvarlarının dibinden gizlice süzüldü. Bir evin kapısına ulaştığımızda saklandı ve güvenle mırladı. Onu bu garip davranışının nedenini sorduğumda.

‘Elinde kanca ve sepet olan adamı gördün mü?’ dedi.

‘Evet.’

İşte, o bizi görmüş olsaydı, yakalanmış, şişte kızartılmış ve yenmiş olacaktık.’

‘Şişte kızartılmak ve yenmek mi? Neden? O zaman caddeler bizim gibiler için değil. Biz yemek yiyeceğimize, birileri bizi yemeye çalışıyor.’

Bu sırada, her nasılsa, çöpleri kaldırıma dökmeye başlamışlardı bile. Giderek artan umutsuzlukla ben de araştırdım. Tüm bulabildiğim, çöplerin arasında, atılmış iki ya da üç parça kuru kemikti. Ve o zaman, orada, taze etin ne kadar lezzetli olduğunu fark ettim.

Arkadaşım yaşlı kedi, çöp yığınlarını büyük bir ustalıkla araştırdı. Sabaha kadar, her yeri en ufak bir acele belirtisi göstermeden araştırmıştık. Fakat on saattir hemen hiç durmadan yağan yağmurun ardından, bütün vücudum titriyordu. ‘Lanet olsun caddeye!’ diye düşündüm, ‘lanet olsun özgürlüğe!’ Evime dönmek için can atıyordum.

Gün doğduğunda, yaşlı kedi yorulduğumu fark etti.

‘Yeter mi?’ diye, garip bir sesle sordu.

‘Ah, evet.’ diye yanıtladım.

‘Eve gitmek istiyor musun?’

‘Kesinlikle istiyorum. Ama evimi nasıl bulabilirim ki?’

‘Gel benimle. Dün sabah seni dışarı çıkarken gördüğümde, senin kadar şişman bir kedinin, özgürlüğün tadını çıkarmak için yaratılmadığını anlamıştım. Nerede yaşadığını biliyorum. Seni oraya geri götüreceğim.’

iyi kalpli kedi bütün bunları öylesine basitçe söyledi ki… Ve sonunda eve vardığımızda, hiç bir duygusallık belirtisi göstermeden ekledi:

‘Hoşçakal, o zaman.’

‘Hayır, hayır,’ diye itiraz ettim, ‘seni böyle bırakamam. Benimle gel! Yatağımı ve yemeğimi paylaşırız.

Sahibim iyi bir kadındır… ’

Bitirmeme bile izin vermedi.

Kes sesini!’ dedi sertçe. ‘Sen bir aptalsın. Ben o kasvetli rahatlıkta ölürüm. Senin kolay hayatın zayıflar için. Özgür kediler, hiç bir zaman senin rahatını ve tüyden yastığını, hapsedilmek karşılığında satın almazlar. Hoşçaka!l’

Bu sözlerle çatıya geri tırmandı. Gururlu ve ince gölgesinin, sabah güneşinin ılıklığını hissetmeye başlayınca, hafifçe ürperdiğini gördüm.

Eve geldiğimde, teyzen bana sert davranmaya çalıştı. Ama ben azarlanmaktan ve sıcak bir yerde olmaktan son derece hoşnuttum ve o beni hafifçe tokatlarken biraz sonra bana vereceği nefis eti düşünüyordum.

Görüyorsun, gerçek mutluluk, cennet, hapsedilip dövüldüğün yerde, neresi olursa olsun et olan yerde.

Tabii ben kediler için konuşuyorum.

Şeyma Öztürk, bir alıntı ekledi.
10 Şub 21:55 · Kitabı okudu · 8/10 puan

"İsteyecekseniz gönül zevki isteyin... gerçi bu, elle tutulan, gözle görülen varlıkların yanında pek küçük görünür, lâkin şunu da bilin ki damlada olan tesellî, koca denizde yoktur; zerrede olan varlık güneşte yoktur..."

Mabette Bir Gece, Samiha Ayverdi (Sayfa 105 - Kubbealtı Neşriyâtı, 8.baskı, 2017.)Mabette Bir Gece, Samiha Ayverdi (Sayfa 105 - Kubbealtı Neşriyâtı, 8.baskı, 2017.)

Bir sonsuzlugun sonuna kadar
Kosmak bagirmak istiyorum
Bir demir mengeneye koyup
Sıkmak istiyorum,kalbimi
Butun huzunleri acilari akitip gitsin
bedenim den,ruhumdan

Bıktım artik;
Her gece bir sinir bir can yanmasi
Binbir turlu aci ile uyaniyorum
Öyle uykum var ki
Uyumak istiyorum
Guneste yeni kurumus çarsaflarda .