Tepsideki Melek’i okurken, bir roman okuduğumu sık sık unuttum. Daha çok bir evin içinde dolaşıyormuşum, birinin konuşmasına kulak misafiri oluyormuşum ya da kendi çocukluğumdan bir ses bir yerlerden çıkıp geliyormuş gibi hissettim. Kitap büyük bir hikâye anlatma derdinde değil; zaten gücü de buradan geliyor. Melekli bir tepsi etrafında dolanan anlatı, aslında bir evin, bir ailenin ve o evin içinde biriken duyguların sessizce nasıl taşındığını gösteriyor. Roman boyunca dikkatimi en çok çeken şey, anlatının acele etmemesi oldu. Okuru bir yere yetiştirmeye çalışmıyor; olay örgüsü kurayım, dramatik bir an yaratayım gibi bir telaşı yok. Bunun yerine küçük şeylerle ilgileniyor: söylenmiş bir söz, yarım kalmış bir cümle, bir hitap, bir eşya. Anlatıcı sanki sürekli hatırlıyor ama hatırladıklarını düzenleme ihtiyacı da duymuyor. Zaman ileri geri gidiyor, şimdiki anla geçmiş birbirine karışıyor. Bu da metni daha “hayat gibi” yapıyor; çünkü zaten hatırlama dediğimiz şey de böyle çalışıyor. Dil meselesi burada çok belirleyici. Tepsideki Melek’in dili bana hep konuşuyormuş gibi geldi. Yer yer eksiltili, yer yer kendini düzelten, bazen bir şeye takılıp kalan bir dil bu. Süslü değil, gösterişli değil ama çok canlı. Okurken “güzel cümle” kurulsun diye yazılmış yerler hissetmiyorsunuz. Sanki yazar cümleye değil, anlatılan şeye güvenmiş. Bu da okur olarak beni rahatlatan bir şey oldu; metnin beni etkilemeye çalışmadığını, sadece kendi sesini takip ettiğini düşündüm. Bu noktada ister istemez Esra Kahya’nın ilk kitabındaki(Kambur) dili aklıma geliyor. İlk kitabında cümlelerin biraz daha öne çıkmak istediğini, düşüncenin aforizma gibi parlatıldığını hissettiğimi hatırlıyorum. O kitapta yer yer “bak burada bir şey söylüyorum” diyen bir dil vardı. Tepsideki Melek’te ise bu ihtiyaç sanki