- Evet, siz mini minicik doğdunuz, büyüdünüz, değişe
değişe bugünkü halinizi aldınız. Ve daha boyuna değişeceksiniz. Fakat bunun zamanla ne alakası var?
Ben büyük bir şaşkınlıkla:
- Affedersiniz, anlayamadım?
- Efendim değişen sizsiniz. Zaman değil...
- Nasıl değil? Zamanın kendi değişerek beni de değiştirmiyor mu?
- Hayır. Bu değişmeyi zamana atfetmek bir vehimdir.
Demin söylediğim gibi birçok kelimeyi bizim zavallı dimağımız kendi ihtiyacına göre uydurmuştur. Hakikat sandığımız şeylerin hakikatliği bizim fakir kafalarımıza göredir. Bizim beynimizin dışında onların hiçbir manaları yoktur. Bundan dolayı bizim görüş ve düşünüş tarzımızın, yani insani düşünüşümüzün ötesine çıkınca ne mazi vardır, ne istikbal. Yalnız sonsuz bir "hal" vardır. Zamanı zaman yapan bizim ona izafe ettiğimiz mazi, istikbal vasıflarıdır. Bunlar yok olunca zaman nasıl var olabilir? Sonsuzluk, halin ince makasıyla ikiye bölünemez. Mazi mevcut değildir. İstikbal ise henüz gelmemiştir ve bu yüzden de o bir "yok"tur. Yalnız içinde bulunduğumuz şimdiki halden bu iki vehmedilen şeyi nasıl yakalayabiliriz? Ebediyet, bütünlüğü itibariyle "başlangıcı ve sonu olmayan" bir varlıktır. Biz hadiselere karşı hareketsiz bir seyirci konumunda bulunmuyoruz. O hadiselerin içinde yürüyoruz.
Tuhaf, hüzünlü bir şekilde gülüyor sonra. Ne
diyeceğimi bilmiyorum.
"Hiç de bir şey söylemek zorunda değilsin,"
diyor. "Yapmak zorunda olmadığın bir şey olarak
hatırla bunu daima. Çoğu insan sırf bulunmaz
bir hiçbir şey söylememe fırsatını kaçırdığı
için çok şey kaybetmiştir."
Hayatımızın bir bölümünde iyileşmek, hayatımızın başka bir alanında da iyileşmeye yol açabilir. Bir alandaki özgürlük, başka bir alandaki özgürlüğe dönüşebilir. Hepsi birbirine bağlı.
Sahip olduğumuz ilişkiler kendimiz hakkında nasıl hissettiğimizi şekillendirir. Kendimiz hakkında nasıl hissediyorsak bu hissi doğrulayan ilişkilere çekilmemiz de mümkündür.