●İnsan ilişkilerinin yoruculuğu hakkında●
Ben haklı olmak falan istemiyorum abi. Onu mu yaptın? 'E sen de haklısın' bu mu oldu? 'Doğrusun haklısın kusura bakma' bakacağım kardeşim. Konuşmaya yoruldum artık, ben beni haklı çıkaracak gerekçeleri sana dizmekten yoruldum. Sen bir köşeye git-dur ya da ben gideyim. Böylece ne ben haklı ne de sen haksız olursun. Bir şeyi de gözünüze sokmadan fark ediverin. Gerçi siz de fark edecek göz de kalmadı doğru, siz de haklısınız.
Duygu ve Düşünce
Geçmişim ve geleceğim arasında sıkışıp kalmıştım.
52. BÖLÜM 🌹 İnci🌹 Bugün oda her zamankinden daha aydınlık, sanki içimdeki taze baharın yansımasıyla yıkanmış gibiydi. Sözcükler ağzımdan birer kuş gibi kanatlanıp çıkarken, bu kez hüzne ya da gözyaşına yer yoktu. Anlattıklarım sadece güzel günlerden ibaretti. Bugün istediğim yardım değildi, mutluluğumu paylaşmaktı. Funda Hanım, zarif duruşuyla gözlerini kırpmadan dinliyordu beni. Ben ise anlatırken yorulmak nedir bilmiyor, içimdeki mutluluğu onunla paylaşıyordum. Nihayet son cümleyi kurup susmayı başarmıştım. "İnci, duyduklarıma gerçekten çok sevindim. İkinizin adına çok mutluyum. Bak senin şeffaf oluşun Serkan’ı senden uzaklaştırmadı, aksine sana daha da yaklaştırdı. İlişkinizi daha net hale getirdi... Mutluluğu fazlasıyla hak ediyorsun ve doğru seçim yaptığını biliyorum.” Derince nefes aldı. Gözlerimin içine dikkatlice baktı ve ellerini masasında birleştirerek konuşmasına devam etti. "Şimdi sana bir şey diyeceğim ve senden sadece beni dikkatle dinlemeni istiyorum. Tıpkı senin, buraya gelip hayatının en özel, en kırılgan yerlerini benimle paylaştığın gibi… Ben de sana bir şey anlatmak istiyorum." Merak, ılık bir ürperti gibi sırtımdan aşağı süzüldü. Hafifçe öne doğru eğildim, "Peki," dedim fısıltı gibi bir sesle. "Buraya defalarca geldin. Zorlandığın, gözyaşlarını tutamadığın anlar oldu. Ama yine de incinmişliğinle bura da var oldun, içtenlikle anlattın. Bu, senin cesaretindi. Bunun için sana teşekkür ederim." "Ben de size teşekkür ederim, bu süreçte hep yanımda olduğunuz için." Anlık duraksadı, söyleyeceği kelimeleri kafasında tartıyor gibiydi. Onu hiç bu halde düşünceli, stresli görmemiştim, belli ki diyecekleri önemliydi. "Şimdi sana bir şey soracağım. Diyelim ki buraya yalnız gelmedin. Yanında en yakınını, sevdiğin arkadaşını ya da
1000Kitap
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Modern bilgelik ve cebimizdeki develer
Güne harika bir enerjiyle başladığımızı hissediyorum. Zihnimizdekileri yazıya dökmek, yeni bir mevzu üzerinde beyin fırtınası yapmak üzere derince bir ironiye ne dersiniz ? İroni ruhun en zarif savunma mekanizmalarından biridir. Hayatın bazen fazla ciddi, bazen de fazla absürt olan yanlarına karşı biraz "tersinden" bakmak hepimize iyi gelir. Özellikle her şeyin mükemmel görünmeye çalıştığı şu çağda; bilimin, sanatın ya da günlük hayatın içindeki o ince tezatları yakalamak tam bir zihin jimnastiği. Meselâ hangi sahada top koşturalım? Akademik hayatın bitmek bilmeyen "ulvî" ciddiyetini mi? Bütün dünyayı ele geçirecekmiş zannına kapılmışların ego oltasına takılmasını mı? Yoksa insan doğasının o muazzam, "plânlı ama her zaman tesadüflere mahkûm" tarafını mı? Topu ayağımda çevirmeyeyim daha fazla, nereden vuralım ince ince? İçimdeki ses diyor ki: "Çok bekleme, hadi vuralım ince ince, lâfı koyalım gediğe, deve cebe girince, eğleniriz keyfince..." Madem "deveyi cebe sığdırdık", o zaman gediğine koyacak birkaç lâf daha ekleyelim. Buyurun bakalım, hayatın içinden birkaç "ince" tezat: Modern Bilgelik ve "Cebimizdeki Develer" Yapay zekâ paradoksu: İnsanoğlu olarak öyle bir zekâ yarattık ki, kuantum fiziğini saniyeler içinde özetliyor ama bir fotoğraftaki "trafik lşmbalarını" seçerken bazen varoluşsal bir krize giriyor. Dünyayı ele geçirmesinden korkuyoruz ama halâ bir "captcha" testinde dizleri titriyor. Sosyal medya minimalistliği: Herkesin profilinde bir "huzur, sükûnet ve minimalizm" vurgusu; ama o huzuru yakalamak için günde sekiz saat ekran kaydıran, "an"ı yaşamak yerine "an"ın fotoğrafını çekmekten anı kaçıran modern zaman meczuplarıyız. Plânlı kaos devrini idrak ediyoruz. Hayatımızı saniyelere bölen takvimler, "verimlilik" aplikasyonları ve stratejik planlarla
Kabuğu Kırmak: Zamanın Ötesinde Bir Yeniden Doğuş
Bir etkileyici görsel üzerinde bir dostumuzla bir zamanlar ettiğimiz mükalememizi (diyalog) yazalım istedik bu yazımızda... varoluşun ve idrakin derinliklerine dokunarak bu imgenin felsefi ruhunu yansıtan bir sohbetti, buyrunuz: Kabuğu Kırmak: Zamanın Ötesinde Bir Yeniden Doğuş -İnsan, ömrü boyunca kaç kez doğar? -İlk çığlıkla başlayan biyolojik doğum, aslında ruhun o uçsuz bucaksız tekâmül yolculuğundaki sadece ilk "çatlama" anıdır. Karşımızdaki bu sürrealist tabloda, alışılagelmişin aksine bir çocuk değil; ak saçlı, bilge bir çehre devasa bir yumurtanın kabuklarını parçalayarak dışarı süzülüyor. Bu, bedenin değil, bilincin doğuşudur. Maddenin Dar Kalıbından Mananın Genişliğine -Yumurta, her ne kadar güvenli bir sığınak gibi görünse de aslında ruhun hapsolduğu bir konfor alanıdır. Statükodur, kalıplaşmış düşüncelerdir, toplumsal dayatmalardır. Bilge kişi, o dar hacmin kendisine artık yetmediğini anladığı an, en büyük sancıyı çekerek dışarıya, o "mutlak hakikat" çölüne adım atar. Bu adım, "insan"a giden yolda, kişinin kendi hakikatini inşâ etme gayretidir. Zamanın Hükmü ve Süreklilik -Üzerinde konuştuğumuz görselde sol köşede asılı duran saat, lineer bir zamanın soğuk yüzünü temsil eder. Oysa yumurtadan çıkan figür için zaman, saatin tıkırtılarından ibaret değildir. O, içsel bir "süre" içindedir. Gökyüzünde süzülen yumurtalar ve uzak ufuktaki belirsizlik, hayatın sadece bir kezden ibaret olmadığını, her anın yeni bir imkân, her nefesin yeni bir kelâm olduğunu fısıldar. Zaman, bilgenin karşısında diz çökmüş; yaşlılık ise fiziksel bir deformasyon değil, aksine kemâle ermiş bir zihnin rüştü haline dönüşmüştür. Boşluğun İçindeki Anlam -Görseldeki uçsuz bucaksız çöl, varoluşun o bazen korkutan sessizliğini simgeler. Ancak bu sessizlik bir yokluk değil, aksine üzerine
ÖZGÜRLÜĞE YÖNELEN İRÂDE BOŞLUĞA DÜŞER!
Thomas Mann, Mario ile Sihirbaz'da, “Özgürlüğe yönelen irade boşluğa düşer..." diyor. Fakat "irâde" konusuna gelmeden önce dikkatini başka bir hususa çekmek istiyorum. Michio Kaku 'nun Einstein'dan Ötesi isimli kitabında anlatılan bir şeye. Muhtemel kıyamet senaryolarından birisine. Evet. Orada, "Evrenimiz dengesiz mi?" başlıklı bölümde söylenenlere bakınca, fiziğin de bir açıdan kıyameti öngördüğünü kavrıyoruz. Hattâ bu kıyameti "kâinattaki tüm atomları kapsar şekilde" geniş düşünebildiklerini anlıyoruz. Neyse. Lâfı uzatmayayım; yerinden aktardığımda meramım billurlaşacak. Her hayrın başı "Bismillah" diyelim: "(...) GUT ve süpersicim kuramları dünyanın buharlaşmasından daha büyük bir felâkete işaret etmektedir. Fizikçiler maddenin dâima en düşük enerji durumunu (boşluk durumu olarak adlandırılır) aramaya çalıştığını öngörürler. Örneğin: Daha önce anlatıldığı gibi su dâima yokuş aşağı akmaya çalışır. Bununla beraber, eğer bir nehrin üzerine baraj kurarsak, durumu değiştirmek mümkündür. Barajın arkasında biriktirilen su en düşük enerji hâli olmayan bir "yalancı boşluk durumu" içerisindedir. Bu, suyun barajı patlatarak aşağıdaki gerçek boşluk durumuna akmak istediği, fakat başaramadığı anlamına gelir. "(...) **Kuantum mekaniğinde suyun bir "kuantum sıçraması" yapması ve barajın içinden geçmesi ihtimali mevcuttur. Belirsizlik ilkesi uyarınca suyun nerede olduğunu bilmediğimiz için onu olabileceğini en az beklediğimiz yerde (yâni barajın öbür yanında) bulmamız konusunda belli bir ihtimal vardır. Fizikçiler suyun engel içinden bir tünel açacağı kanaati taşımaktadırlar. Bu durum rahatsız edici bir düşünce uyandırmaktadır. (...) Ya kâinat olabilecek en düşük enerjili evren değilse? Ya daha düşük enerjiye sahip başka bir kâinat daha varsa ve birdenbire bir kuantum geçişi meydana gelirse?
Kuantum Fiziği
E Güzel İşte
_Çünkü Oğuz Atay'ı da okudum._ _Seni de tanıdım..._ _Diyebilirsin ki bir insanı fotoğraflarından ve hakkındaki haberlerden ne kadar tanıyabilirsin?_ _Haklısın belki de çok az... O zaman şöyle demeliyim..._ _Seni az tanıyorum... Az..._ _Sen de fark ettin mi?_ _Az dediğin küçük bir kelime._ _Sadece A ve Z._ _Sadece 2 harf._ _*Ama aralarında koca bir alfabe var.*_ _O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var._ _Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında._ _Biri *Başlangıç*, diğeri *son.*_ _Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar._ _Yan yana gelip de birlikte okunmak için._ _Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler._ *_Senin ve benim gibi._* _Bu yüzden, belki de, az çoktan fazladır._ _Belki de az, hayat ve ölüm kadardır!_ _Belki de,_ _seni az tanıyorum demek, seni kendimden çok biliyorum demektir._ _Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım demektir._ _*Belki de az her şey demektir.*_ _Ve Belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir._ > 📚| Az, Hakan Günday
Alıntı