Muhabbet, insan ruhunun en kıymetli cevheri ve varoluşun asıl gayesidir; lakin bu cevheri sadece kalbin derinliklerinde mahpus tutmak, bazen o hazineyi korumak değil, zayi etmektir. Sevgisini belli etmekten imtina eden, vakarı donuk bir mesafeyle karıştıran dimağlar, aslında en büyük boşluğu kendi elleriyle inşa ederler. Zira izhar edilmeyen, muhatabına ulaştırılmayan ve lisan-ı hal ile mühürlenmeyen her duygu, zamanın aşındırıcı rüzgarı karşısında sahipsiz kalmaya mahkumdur. Bizim o mühendislik mizanıyla ölçüp biçtiğimiz, belki zamanı değil diyerek ertelediğimiz her muhabbet beyanı, dışarıdaki sığ ve gürültülü dünyanın iştahını kabartır. Sevgiyi gizlemek, o mukaddes sahayı sahipsiz bırakmaktır ki, bu boşluk derhal başkalarının fuzuli müdahaleleri, sahte iltifatları ve fırsatçı yaklaşımlarıyla dolmaya başlar. İzzet sahibi bir mümin, sevgisini vıcık vıcık bir lakayıtlıkla değil, bir dağ vakarıyla ama güneş sıcaklığında belli etmelidir. Efendimizin (sav) biriniz kardeşini sevdiğinde, ona sevdiğini haber versin ikazı, sadece toplumsal bir nezaket değil, aynı zamanda ruhsal bir tahkimat ve emniyet kalesidir. Sevdiğini faş etmekten korkanlar, muhatabının gönül kapısını aralık bırakmış olurlar; o kapıdan içeri sızacak yabancı bir nefes ise en çok gizleyen kalbi yaralar. Muhabbet, sadırda bekletilen bir yük değil, satıra ve hayata dökülen bir bereket olmalıdır. Kendi iç dünyamızda seviyorum demek yetmez; o sevginin bir koruyucu zırh gibi muhatabı kuşatması, ona aidiyet ve emniyet hissi vermesi gerekir. Aksi takdirde, sizin sessiz kaldığınız her mevzi, gürültü çıkaranların ve suretperestlerin oyun alanına dönüşür. Hakiki münevver, duygusunu zaaf olarak görmez; bilakis o duyguyu vakur bir dille ilan ederek, şahsiyetinin etrafına aşılması imkansız bir kale inşa eder. Gizlenen