"EBCED-CİFİR"İN HİÇ Mİ FAYDASI YOK ARKADAŞ?..
Baştan diyeyim: Bediüzzaman'ın "hatâsızlığına" imân ediyor değilim. (Bazı müfritlerden başka hiçbir Nurcunun da böyle imân ettiğini sanmıyorum.) Ehl-i Sünnet îtikadı üzere derim ki: Hatâlardan korunmuş olmak ancak Nebîlere mahsustur. Onlardan gayrısının yanlışa düşebilme "ihtimali" vardır. Fakat bu demek değildir ki: Eserlerinde mutlaka Ehl-i Sünnet îtikadına uymayan ifâdeler bulunur. Veya demek değildir ki: İllâ bir yerlerde Ehl-i Sünnet îtikadından sapmışlardır. Hayır. Hâşâ. "İsmetin nübüvvet elinde olmasına" böyle dışlayıcı bir yaklaşımla imân etmiyorum. Ya? Başta sahabe-i kiram olmak üzere bu ümmetin salihlerinin istikamet üzere yaşadıklarına imân ederim. Âlimlerinin de alel-ekser eserlerinde bu istikameti koruduklarına kâniyimdir. Aksine ancak delil gösterilirse inanırım. Yani ihtimali yakîn yerine koymam. İmkânı vukuata denk saymam. Mahfûz değiller diye "İllâ îtikadları/eserleri hatâlıdır!" gözüyle bakmam. Bakan da nazarımda merduttur. Bu tutumum, yalnız Bediüzzaman'a değil, cümle Ehl-i Sünnet ulemasına karşı böyledir. Onlara karşı vazifem saydığım hüsn-ü zannı mutlaka ederim. Ha, aralarında farklı duruşlar mı vardır, farklı içtihadlar mı savunulmuştur, farklı görüşler mi beyân edilmiştir? Bunlara karşı da haddimi bilirim. Birisinin görüşü bende galip olsa da ötekilere hürmetimi yitirmem. Ân şart ki: Savunulan büsbütün Ehl-i Sünnet mizânlarına aykırı olmaya. Eğer mutlak şekilde böyle bir aykırılıktan, yâni küfür/bid'a suçlamasından, uzak kalınıyorsa gayrı sultanların sofrasına lâf etmem. Önümdeki yalı bitiririm. Çapına bakmadan konuşanlardan da rahatsız olurum. Ebced-cifir meselesinde Esseyyid Abdülhakim Arvasi kuddisesirruh ile Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri arasındaki ihtilafa bakışım da böyledir. **"Kartallar kendi aralarında konuşmuştur. Sineğin üstüne vazife değildir. Hem
Ebced
Mahbubeye Hâl Beyanı
İyi değilim Mahbube. İlk kez bulutlar yük üzerimde. Ve ilk kez yolculuk uzun. Kimse farkında değil Huzursuz olduğumuzun.. İyi değilim Mahbube. İlk kez yıldızlar dargın bana. Ve ilk kez sükunet uzun. Kimse farkında değil Mutsuz olduğumuzun.. . İyi değilim Mahbube. Bunda suçun çok…
Şiir
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
NAMAZ NASIL "DÜRÜST" KILINIR?..
Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır merhumun Fâtır sûresinin 18. ayeti gibi daha birçok ayet sadedinde kullandığı bir ifade var arkadaşım. Mutlaka denk gelmişsindir. Kimileri "Namazı hakkıyla kılarlar..." diyor. Kimileri "Namazı erkânına uygun kılarlar..." diyor. Kimileriyse "Dosdoğru kılarlar..." diye açıklıyor. Ama o şöyle demiş: "Namazı dürüst kılarlar." Ne var ki bunda deme sakın. Mübarek hocanın seçimi beni pek etkiliyor. Bunu bir pişmanlık gibi yazayım da belki Cenâb-ı Hak şifâsını verir arkadaşım. Nedir? Namazlardaki eksikliğimdir. Kılmayışım değildir. Onları "kendimin" kılamayışımdır. Bununla ne demek istiyorum? Onu da açayım: İnkâra gerek yok, ben sanki bu namazları başkası için kılıyorum. Öyle yalap şalap. Öyle sathî. Öyle hûşûsuz. İnsan derdi için böyle davranmaz. Davranamaz. Tabîrimi mazur gör. Çünkü en iyi bununla anlayacaksın. Yaptığım "türkü söyleyerek aramaya" benziyor. Evet. İtiraf etmeliyim bunu. Bu işi beceremiyorum. Şeklen oluyor gibi. Lâkin içindeki ilgisizliğim üzüyor. Böyle olmasının bir yalancı uzaklıktan kaynaklandığını hissediyorum. Fark ediyorum. Gurbet sadece mekanî bir şey değil ki. Bu şekli de var. Lâkin hangi ayakla varacağım? Hangi yoldan varacağım? Nasıl aşılır bu mesafe? Onu tam kestiremiyorum. Hiç mi terakki olmadı peki? Açılan bazı daneler var. Hamdolsun. Bazı tohumlar filizlerini gösterdiler. Sözgelimi: **Son birkaç yılda gördüğüm îtikadî savrulmalar beni "İhdinas sıratal müstakîm!" sahibi etti. "Beni istikametli yola hidayet et!" Oraya geldiğimde hakikaten kendimden bahsettiğimi kavradım artık. Bahsettiğimin kendim olduğunu kavradım. Dürüstleştim. Korktum çünkü. Onlar gibi olmaktan korktum. Bu korku sayesinde Fatiha'dan bir âyet sahibi oldum. Hâşâ. Ne diyorum ben? Şüphesiz öyle olmadı. Fatiha'dan bir âyet bana sahip oldu.
Namazın Önemi
EBÛBEKİR SİFİL İLE MÜLÂKAT
(Herkesin okuması gereken, ilim ve hikmet dolu bir mülâkat, Ebûbekir Sifil farkı ile) “Muhafaza edilmesi gereken şey öncelikle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadıdır” Hocam, umumi mânâda Ehl-i Sünnet’i nasıl tanımlayabiliriz? Veya Ehl-i Sünnet kimdir? Ebubekir Sifil: Bismillâhirrahmânirrahîm. Ehl-i Sünnet’i teşhis etmenin birkaç yolu var. Bunlardan birincisi geçmişte Ehl-i Bid’at fırkalarla münakaşa edilmiş meselelere bakmak. Gerek usûl-i dinde gerek usûl-i fıkıhta Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’at fırkaları arasında yaklaşım farklılıkları var. Bu kaynak anlayışından, epistemolojiden neş'et eden bir şey. Buna bakarak bir istikâmet tâyini yapabiliriz. Kim Ehl-i Sünnet’tir, kim Ehl-i Bid’at’tır, bunu tâyin edebiliriz. İkincisi bugün tartışılan meselelere Ehl-i Sünnet’in ilkeleri çerçevesinde bakarak kim Ehl-i Sünnet’in yanındadır, kim karşısındadır, bunu tesbit edebiliriz. **İmam el-Eş’arî Makâlâtu’l-İslâmiyyîn’de “Ehlü’s-Sünne ve’l-Eser” dediği bir kesimden, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in hadis ağırlıklı kolundan bahsediyor, onların görüşlerini, mümeyyiz vasıflarını zikrediyor. Bunlar arasında o dönemde mevcut Ehl-i Bid’at fırkalarla Ehl-i Sünnet’i birbirinden ayıran temel hususlar var. Nedir onlar? Sahabeye saygı. Haber-i vâhid’in delil olarak alınması, mütevâtir rivayetleri geçtik haber-i vâhid’in delil olarak alınması, meşhûr ve mütevâtir hadislerle sabit olmuş amelî ve itikâdî hükümler, Sahabe'ye hürmet, havz-ı Kevser, şefaat, kabir azabı, sırat, mîzân ve buna benzer hususlarda Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat diğer fırkalardan ayrı duruyor. Biz buna bugün İslâm’ın modern yorumlarını dikkatte tutarak da yeni bir boyut katabiliriz. İslâm’ın modern yorumları derken sadece modernizmi kastetmiyoruz. Modern çağa mahsus İslâmî her türlü yorumu kastediyoruz. Bunun içinde
Ehli Sünnet Akaidi
Sevgini belli et, gizlemek başkalarına fırsat vermektir.
Muhabbet, insan ruhunun en kıymetli cevheri ve varoluşun asıl gayesidir; lakin bu cevheri sadece kalbin derinliklerinde mahpus tutmak, bazen o hazineyi korumak değil, zayi etmektir. Sevgisini belli etmekten imtina eden, vakarı donuk bir mesafeyle karıştıran dimağlar, aslında en büyük boşluğu kendi elleriyle inşa ederler. Zira izhar edilmeyen, muhatabına ulaştırılmayan ve lisan-ı hal ile mühürlenmeyen her duygu, zamanın aşındırıcı rüzgarı karşısında sahipsiz kalmaya mahkumdur. Bizim o mühendislik mizanıyla ölçüp biçtiğimiz, belki zamanı değil diyerek ertelediğimiz her muhabbet beyanı, dışarıdaki sığ ve gürültülü dünyanın iştahını kabartır. Sevgiyi gizlemek, o mukaddes sahayı sahipsiz bırakmaktır ki, bu boşluk derhal başkalarının fuzuli müdahaleleri, sahte iltifatları ve fırsatçı yaklaşımlarıyla dolmaya başlar. İzzet sahibi bir mümin, sevgisini vıcık vıcık bir lakayıtlıkla değil, bir dağ vakarıyla ama güneş sıcaklığında belli etmelidir. Efendimizin (sav) biriniz kardeşini sevdiğinde, ona sevdiğini haber versin ikazı, sadece toplumsal bir nezaket değil, aynı zamanda ruhsal bir tahkimat ve emniyet kalesidir. Sevdiğini faş etmekten korkanlar, muhatabının gönül kapısını aralık bırakmış olurlar; o kapıdan içeri sızacak yabancı bir nefes ise en çok gizleyen kalbi yaralar. Muhabbet, sadırda bekletilen bir yük değil, satıra ve hayata dökülen bir bereket olmalıdır. Kendi iç dünyamızda seviyorum demek yetmez; o sevginin bir koruyucu zırh gibi muhatabı kuşatması, ona aidiyet ve emniyet hissi vermesi gerekir. Aksi takdirde, sizin sessiz kaldığınız her mevzi, gürültü çıkaranların ve suretperestlerin oyun alanına dönüşür. Hakiki münevver, duygusunu zaaf olarak görmez; bilakis o duyguyu vakur bir dille ilan ederek, şahsiyetinin etrafına aşılması imkansız bir kale inşa eder. Gizlenen
Duygu ve Düşünce
“Sorumluluk reddi beyanı sendromu”
Ne olduğumu biliyorum. Tabii ne olmadığımı da biliyorum. Olduğumu sandığım şeylerden de genel olarak haberim var. Başka insanların ne olduğum hakkında kesin hükümler kurması tadımı kaçırıyor. Olduğum hiçbir hâl öngörülebilir bir kesinlikte değil. Ve öngörülemez bir belirsizlikle de var olmadım. Etrafa iyice bakıldığında her şeyin bir “sendromu” var artık;kimse kendi değil. Hepimiz, kendimizi daha kolay anlatabilmek adına karakterimizi kategorilere ayırmış durumdayız. Sonuç olarak artık, anlamlandıramadığımız her şeye bir “sendrom” adı veriyoruz. Yanlış bir şey yaşayınca, bunun mutlaka bir adı olmalıymış gibi davranıyoruz. Oysa yanlış bazen sadece yanlıştır; bir sebebi olmak zorunda değildir. Her yanlışa anlam aramak ve isim koymak, yüzyıllardır süregelen ilişkileri yormuştur. Sırf indirime girdiği için alıp pişman olduğumuz hiçbir şey olmadı mı bu hayatta? Ya da yalnız görünmemek uğruna, en çok yalnız kaldığımız yer bir ilişki olmadı mı?