Öğrenecek elbet, bir gün şehir dediği şeyin birbirini gözleyen sayısız gözden ibaret olduğunu o da anlayacak! Ama buna çoktan alışmış olacak ya da daha fenası başkalarını gözleyen sayısız gözden biri haline gelecek.
Şeyh inanan değil, inandırandır, şeyh anlatan değil, gösterendir, öğreten değil, perdeyi kaldırandır. Sen benim gözümün önündeki perdeyi kaldırdın. Sen, bana, bendeki beni gösterdin. Şeyh sensin, pir sensin, hakiki dost sensin, hakikat sen..."
Bu çetecilik oyunlarının en heyecanlısı, bizim mahallenin çocuklarıyla, bitişik Hıristiyan mahalle çocukları arasında yapılanlarıydı. Bunlar gerçek bir çete çatışması gibi geçerdi. Hiç beklenmedik bir zamanda patlardı. Derhal duyulurdu. Bu artık bir oyun değildi. Sınır mahalleler arasında bir kavgaydı. Bütün bunlar, aynı devletin uyruğu, fakat yüzyıllardan beri birbirine kaynaşmayan ırkların çocukları arasında, ilerde olacak kanlı hesaplaşmaların küçük hazırlığıydı.
Denizler ötesine giden kişi yalnızca iklimi değiştirmiş olur, aklını değil. Senin ihtiyacın olan sürekli gezmek değil, kaplanın sırtından inmek. Hatırlıyorsun değil mi; hani bir adam kaplanın sırtına binmiş, bir türlü inemiyormuş. Çünkü sırtından indiği zaman hayvanın kendisini yiyeceğinden korkuyormuş. Ama bir insan ömür boyu kaplanın sırtında oturamaz ki! Artık kaplandan inmen, her şeyle,özellikle de geçmişinle yüzleşmen gerekiyor.
Tolstoy, genç bir kızın ağzından,
yarısı Kızın bir adama âşık olmasını,evlenmesini ve sonra kocası
ardı, olan adamın yaşattığı hayal kırıklıklarını anlatıyor. Et yemeyerek peygamber olmaya çalışan ve bir ömür boyu karısıyla
kavga eden o ak sakallı kontun, kendisini genç bir kız yerine koyup, onun duygularını bu kadar iyi anlatabilmesi ilginçti doğrusu. Demek ki kendini genç bir kız gibi hissedebilmişti.
Belki de edebiyatçılık, anlatmaktan çok, bir anlama uğraşına dayanıyordu.