Adamın biri lokanta açmış ve "burada kim ne yerse yesin içsin hepsi bedava, hesabını torunu ödeyecek." demiş. Aç olan gelip karnını ölçülü biçimde doyuruyor, gidiyormuş. Birgün gençten biri lokantaya gelmiş "nasıl olsa bedava, hesabı ben ödemeyeceğim" diyerek tıka basa yemiş içmiş. Yedikçe yemiş. Kalkarken çalışan tarafından önüne hesap getirilmiş. Genç, itiraz etmiş: "İyi ama burada her şey bedava dediniz, bu hesap da ne oluyor, ben fatura ödemem." demiş. Çalışan şu cevabı vermiş: "Bu, dedenizin faturası."
Hikâye, Arzunun Onda Dokuzu adlı tiyatro oyunundan. Nesiller, hesabını yapmadan hareket ederken faturayı kimin ödeyeceğini düşünmezler. Oysa sorumluluk; yarını düşünmeyi, hesap etmeyi gerektirir. Eylem ve söylemlerimizde, evrenin ve insanlığın zararına olacak şeylerden kaçınmalı, sorumluluk duygusuyla hareket etmeliyiz. Bu sorumlulukla hareket etmezsek, bedelini başkası ödüyor, buna da hakkımız yok. Her neslin sonraki nesle ve nesillere kendi döneminden daha yaşanabilir dünya bırakmakla yükümlü olduğuna inanırım. Bu anlamda "bilinç", hayati önem arz ediyor.
Halepçe katliamı, Saddam rejiminin neden olduğu acılar, işkenceler, zulümler, işkence yapması için özel yetiştirilmiş askerler, erkeklerin tecavüze uğraması, bedeni balla kaplanıp köpeklere yem edilen kadınlar, aç kedilerle dolu torbaya konan bebekler... Daha ne zulümler ne işkenceler ne acılar.
Sessiz kalan dünya, sessiz kalan insanlık, sessiz kalan ülke içi siyasi aktörler, sessiz kalan dokunulmamış yığınlar... Durumun düzelmesi için düşünce üretmeyen, harekete geçmeyen herkes bu acılarda sorumluluk sahibi. O acılara, işkencelere ses çıkarmayıp her şey bedava diye yiyip içenler, neden olacakları/oldukları acıları düşünmediler, umursamadılar. Yarınlar yokmuş gibi yaşayanların yediği haltların faturasını;