İran ordusu ilerlemeye devam ederek Dukan Barajı'nı yukarıdan gören tepelere
yerleşmiştir. Bir kısım İran askeri ise Halepçe dışına çekilerek yerleşmiştir.
Halepçelilerin yarısı kenti terkederken KDP'li peşmergeleri şehirde kalmışlardır.
16 ve 17 Mart'da Irak uçakları Halepçe'yi ve çevresindeki köyleri bombalamışlar
ve bu bombardımanlarda sinir gazı ve kimyasal silahlar kullanılmıştır.
Bombardımanda yaklaşık 5000 kişi ölmüştür.
Ancak Halepçe saldırısı öncesinde Saddam Hüseyin'in bölgeye kimyasal silahlarla saldıracağını bilen Halepçe halkı şehri terk ederek dağlara kaçmak istemiş ise de kendilerine İran ordusu tarafından gaz maskeleri dağıtılmış olan KDP'li peşmergeler bu kaçışı engellemişlerdir. Bu açıdan bakıldığında KDP'nin de bu katliamda payı olduğu görülmektedir.
Daha sonra, 1988'deki Halepçe katliamını bilirsiniz; bir gecede 5000 insan öldürüldü. Dünyada Halepçe katliamına karşı çıkan bir tek uluslararası kurum yoktu. Batı'nın Halepçe katliamını görmesi için Irak Iran Savaşı'nın sona ermeye başlaması, Irak'ın Kuveyt'e yönelmesi ve Batı'nın bunu engellemeye çalışması gerekti.
İnsan haklarına saygılı, evrensel hukuku esas aldığını iddia eden batılı kurumlar Halepçe olayını görmedi. Halepçe olayını, Irak'ın Kuveyt'e girmesini engellemek için gördüler.
Kürdler, bu dünyaya isyan etmesini de bilmelidir artık. İsyan etmek, onları yok farz etmek değildir. Teoride taviz yoktur, biz böyle düşünüyorsak, bütün dünya da böyle düşündüğümüzü bilmelidir.
“Özellikle 1979'da Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin devrilmesinin ardından İran'la sıkı ilişkiler geliştiren Hâfız Esed, Arapların İran'la olan bütün mücadelelerinde Tahran'dan yana tavır almasıyla dikkat çekti. İran-Irak Savaşı'nda İran'ı destekleyen tek Arap ülkesi Suriye olurken, Körfez Savaşı'nda (1990-91) da Suriye yine İrak'ın karşısındaydı. Bu ilginç çatışmayı İslâm tarihindeki geleneksel Şam-Bağdat rekabetine benzeten tarihçiler de vardır; haksız değillerdir.
Her ne kadar birbirlerine düşman olsalar da, her iki Baas iktidarının ortak olduğu bir yön vardı: Halklarına uyguladıkları baskı. Hama Katliamı'ndan Halepçe Katliamı'na (1988), her iki rejimin de insan hakları ve özgürlükler karnesi zayıf notlarla dolu. Suriye üzerindeki İran etkisi ve Esed ailesinin Nusayrî olması nedeniyle Irak ve Saddam Hüseyin iktidarı Sünnî Araplarca daha fazla sevilse de, insani ilkeler bakımından birinin diğerine tercih edilebileceği bir yön bulunmuyor.”
Türkiye'den bir başka Kürt yönetmen Gani Rüzgar Şavata'nın 1999 yapımı Sınır filminde de sınır olgusuna değinmeler vardır.
…
bu filmde, başrol deki Helin ve arkadaşlarının sınırı aşarak Güney'e geçmesi ve orada Halepçe katliamı mağduru Kürtlerle dayanışma içine girmeleri not etmeye değerdir. Helin'i geri getirme bahanesiyle peşinden giden Barzan da sınır olgusunun acımasızlığıyla karşılaşır. Suriye sınırını geçip oradan Güney Kürdistan'a geçen Barzan, karşılaştığı peşmerge akrabalarına yolda kimliğini kaybettiğini söyler. Aldığı cevap çarpıcıdır: "Bir kimliğimiz olsaydı bu dağlarda ne işimiz var dı?"
Kürdistan mazlumların, ezilmişlerin ve kurbanların yurdudur ve Kürdistanlıların sesleri hep kesilmiş, ağızları kilitlenmiş, sözleri ve öyküleri zincirlenmiştir. Bugüne kadar kendilerini ifade edebilmiş değiller, Enfal gibi Halepçe Katliamı gibi acılarını dile getirebilme ve başkaldırılarla ispatladıkları umut ve onurlarını anlatabilme ve iyi bir edebiyata çevirme fırsatı bulamamışlardır.