Ve işte o yüzden, yani bir zamanlara ait her saniyeyi kendime sayısız defa tekrar ettiğimden, bütün çocukluğum belleğimde öylesine yakıcı bir anı olarak kaldı ki, o geçmişe karışan yıllara ait her dakikayı sanki daha dün kanımda dolaşmış gibi sıcak ve canlı hissedebiliyorum.
Suskunluk içiyorum gürültü çeşmesinden
Hepsini kusuyorum küfür zeminlerine
Artık hiç korkmuyorum yaramı deşmesinden
Zaten daha inilmez bunun derinlerine
Yaşadığım zamanın kaybolup gitmesinden
Gelecek hayallerin gerçekleşmelerine
Hepsi benim bunların, belleğin iç sesinden
Tanrılık mertebesi bile konmaz yerine
Varmak istediğim yer uzak gün ötesinden
Fikrimin dalgaları varır sahillerine
Bu geminin gövdesi koptu güvertesinden
Batar gider dipsiz denizlerinde en derine
Çiçekler kokluyorum sonsuzluk ertesinden
Ait midirler bilmem cennet bahçelerine
Ezelinden atılmış bu ruhun kertesinden
Mutluluklar saçılsın yaşatılan her güne
Sedire oturup radyoyu açtım. Piyano dinlemek istiyordum ama yoktu. Sanki bütün dünya konuşuyor, dans ediyor, operaya gidiyordu.
Şu kutunun içinde bana piyano çalacak birini bulamıyordum. Yalnızdım.
Yağlıboya geleneğindeki ayrım yalnızca yetenek ya da imgelem sorunu değil, aynı zamanda ahlaksal bir sorundur. Sıradan sanat yapıtları on yedinci yüzyıldan sonra gittikçe artan bir siniklikle yapılır oldu. Başka deyişle ressamın gözünde, resim diliyle anlatılan değerler, ısmarlanan resmin bitirilmesinden, satılmasından çok daha önemsizdi. Şişirilivermiş resimler beceriksizlikten ya da taşralılıktan değil pazarın isteklerinin sanatın isteklerine ağır basmasından dolayı öyle yapılıyordu. Yağlıboya resim dönemi açık sanat pazarlarının doğmasıyla birlikte başlamıştır. Olağanüstü yapıtla sıradan yapıt arasındaki zıtlıkla uyuşmazlığın nedeni sanatla pazar arasındaki bu çelişkide aranmalıdır.