Kaç defa sildim, kaç defa baştan yazdım, bilmiyorum. Nöbetin gece yarısından sonra kalemim neye yettiyse, kelimeler ne kadar döndüyse artık... Bazen sizi gülümsetiyor, bazen de o gülümsemenin boğazınızda düğümlendiğini hissediyorsunuz okuma boyunca. Aslında güldüğünüz şeyin bir toplumun çürümesi, insanın kendine yabancılaşması ve modern dünyanın o sinsi ruhu olduğunu fark ediyorsanız eğer... Önce güldürüyor, sonra yüzleştiriyor. Hiciv de bu demek değil mi zaten? Anlayana!
Kitaba yalnızca “bürokrasi hicvi” demek eksik kalıyor. “Modernleşme eleştirisi” demek de yetmiyor. İkisi arası bir yerde. Çünkü Tanpınar burada sadece kurumları değil, insan ruhunun dönüşümünü, daha doğrusu insanın; konfor, şöhret, aidiyet ve düzen uğruna kendinden nasıl vazgeçebildiğini müthiş ironiyle, mizahla, ince zekâyla anlatıyor.
Roman boyunca acayip karakteristik şahsiyetlere rastlıyoruz. Kuşkusuz en çarpıcı figürlerden biri Halit Ayarcı. Onu sadece uyanık bir adam gibi okumak bana yetersiz geliyor. Sanki modernize olmuş bir şeytan. Eski çağların karanlık kötücüllüğüne sahip değil; aksine zarif, vizyoner, ikna edici ve baştan çıkarıcı. Bir nevi ünlü sanayici Oskar Schindler (Schindler'in Listesi filminden tanırsınız). İnsan ruhunu korkutarak değil, dünyevi zevkler sunarak ele geçiriyor. Hareket hissiyle, başarıyla, görünürlükle, modern dünyanın o bitmek bilmeyen meşguliyet haliyle…
Belki de Hayri İrdal’ı da tam bu yüzden dönüştürebiliyor. Çünkü Hayri kötü biri değil. Zaten trajedi de tam olarak burada: Kötü insanlar değil; yorulmuş, savrulmuş, yönünü kaybetmiş insanlar sisteme teslim oluyor. Çarkın dişlileri arasında ezilenler... Hayri’nin en sonunda yaşadığı şey de tam olarak bu: Ruhunu kaybetmiş bir insanın geç kalmış fark edişi. Fark etsek ne değişiyor sanki; dişli güçlü, çark