İmam-ı Rabbanî, h. 971/m. 1563 yılında Hindistan'ın, şimdi Pencap eyaletine bağlı ve Delhi'nin kuzeybatısında bu-Junan Serhend şehrinde dünyaya geldi.
Serhend, Hindistan'ın Lahor şehrine bağlı, o zamana göre önemli bir yerleşme merkezidir.
İmamı Rabbanî'nin asıl adı Ahmed Farukî'dir. Doğduğu yere nisbetle İmam-ı Serhendî de denilmektedir. Daha sonra kendisine "Müceddid-i Elf-i Sâni" unvanı verilmiş ve İmam-ı Rabbanî adıyla meşhur olmuştur. Ki "Rabbanî" demek: eğitip terbiye eden, yetiştiren ve Rabb'e mensup hakiki dindar... kişi demektir.
Babası: Abdülehad olup, âlimleriyle tanınmış bir aileye mensuptur.
Ahmed Farukî'nin baba tarafından nesebi, Abdullah ibni Ömer yoluyla Halife Hz. Ömerü'l-Faruk'a (ra) dayanmaktadır. Yani Hz. Ömer radıyallahü anh'ın 28. torunudur.
İmam-ı Rabbanî'nin dedelerinden Ferruh Şah da, Hindistan'ın Müslümanlar tarafından fethedilmesinde rol oynamıştır. Ferruh Şah, Gazne Kâbil taraflarından gelmiş ünlü bir kumandan ve devlet adamıdır.
Babası Abdülehad b. Zeynelabidin (ks) hem şerî ilimlerde hem de tasavvufta ileri derecede bir kimse idi. Onun ilme in-tisabı hususunda da kaynaklar şu bilgiyi verirler:
Abdülehad b. Zeyneläbidin, erken yaşlarda, büyük veli Şeyh Abdülkuddüs'e (ölümü: 991/1538) intisapla tasavvuf eğitimi disiplinine girmek istemiştir. Fakat Şeyh Abdülkuddüs, Abdülehad'a, önce şeriat ilimleri ve hadis üzerine çalışmasını tavsiye etmiş, Şeyh Abdülehad de geri dönüp çalışmasına başlamıştır. Bu meyanda birçok alimi ziyaret etmiş ve bu amaçla bazı yerlere seyahatlar yapmış, böylece din ilimlerinde ilerlemiştir.
Nitekim İmam-ı Rabbanî de "Risale-i Tahliliyye" isimli eserinde babasının "Kenzü'l-Hakaik" isimli bir eserinden bahsetmektedir. İmam-ı Rabbanî biyograficisi Muhammed Hâşim-i Kışmî de O'nun "Esrârü't-Teşehhüd" isimli bir
Mü'minin Hakk'a yakınlığı arttıkça, O'na olan ibadet, hamd, şükür, zikir, marifet ve yakînindeki noksanlığını, hâlindeki kusurunu idrak edişi de artar. Bunun içindir ki Hakk'ı en iyi bilen årifler, O'nu lâyıkıyla bilemeyeceklerini kavramış olanlardır. Hakk'a en güzel kullukta bulunan âbidler, O'na layıkıyla ibadet edebilmekten âciz olduklarını anlamış olanlardır...
Sayfa 137 - Kampanya Kitapları, İstanbul 1438 / 2016·Kitabı okudu
Hamde "dua" denmesi, onu yaparun Allah'ın lutfundan daha fazlasını istediği içindir. Çünkü hamd, bir çeşit dua olup "nimetini artır yâ Rabbi" manasına gelir.
Bu açıklama, Hâşiye sahibi Abdurrahman-ı Fâsî ye aittir.
Hamd Allah'adır. Azâmet, üstünlük ve kudret O'nundur. Hükümranlık O'nun elindedir. En güzel isimler (esmåü'l-hüsnâ) ve sıfatlar O'na aittir. O, her şeyi bilir; açığa vurulmuş ve saklı tutulmuş hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz.