Kitap, 15 yaşında bir kız çocuğunun vampirler tarafından kaçırılmasıyla başlıyor. Anita Blake, Federal Ajan olarak göreve çağrılıyor ve kızı bulmak için soruşturmaya dahil oluyor. Bu süreçte Anita, seride daha önce pek rastlamadığı bir vampir grubuyla karşılaşıyor. Tamamen sıradan insanlardan oluşan (gençler, ev hanımları, babalar, emekliler) yeni dönmüş vampirler. Bu grup, geleneksel vampir hiyerarşisine (bir efendiye köle olmak) karşı çıkıyor ve özgür bir şekilde yaşamak istedikleri için vampir yasalarını hiçe sayıyor. Bu uğurda ölümü bile göze alıyorlar.
Anita ve ekibi, diğer ajan’lar ve SWAT ile birlikte bu fanatik vampirleri durdurmak için operasyonlar düzenliyor.
Kitabın ilk yarısı daha çok polisiye, soruşturma ve aksiyon sahneleriyle ilerliyor. İkinci yarıda ise hikâye Anita’nın kişisel hayatına kayıyor. Jean-Claude’un vampir toplumundaki yükselişi, Asher’ın giderek artan kıskançlıkları ve dramatik davranışları, Anita’nın Micah, Nathaniel, Nicky gibi diğer partnerleriyle olan ilişkileri ve kendi güçlerindeki gelişmeler ön plana çıkıyor.
Kitap bence oldukça umut verici bir başlangıç yaptı. Anita’nın sahada, ajan kimliğiyle aktif olduğu, ekip çalışmasının ve soruşturmanın öne çıktığı ilk bölümler gerçekten keyifliydi. Aksiyon ve gerilim iyiydi, Sonunda eski Anita havasına geri dönüyoruz galiba diye düşündüm.
Fakat olayların ana hattı çözülür çözülmez kitap alıştığımız rayına oturdu. Anita eve dönüyor, Sirk’e gidiliyor ve sayfalarca ilişki konuşmaları, duygusal dramalar, kıskançlıklar başlıyor. O meşhur uzun betimlemeler de cabası… Kimin saçı nasıl dalgalanıyor, gözleri hangi renkte parlıyor, teni nasıl görünüyor diye epey sayfa geçti. Tam olay örgüsüne odaklanmışken birden romantik ilişki tarafı ağır bastı ve tempo epey düştü.
Yine de kitap çok da kötü