• Belki de bir 30 yıl vardır polisiye okumayalı. Fener Yolu Cinayetlerini elime aldığım zaman aklımda bu vardı. Dolayısıyla bir önyargı. Kerim Ülkü’nün aldığı mektupla başlıyor roman. Kerim Ülkü romanın ölümsüzü. Ve Faruk Arman, bir polisiye yazarı da giriyor devreye birkaç sayfa sonra. Faruk Arman’ın dahiliyetinden sonra romanın sayfalarını çevirmeyi bırakıyorum ben de. Roman yapıyor bunu elbette, içine alıyor beni çünkü.

    Tam 21 kişi anlatıyor. Bazıları bir defadan fazla. Asla bir kargaşa yaşamıyorsunuz ama. Bazıları mektupla. İlk elden, isim seçimlerinin titizliği mest ediyor. Ve dili romanın. Üslubu değil ha, dili. Bir üslup işaretleyicisi olarak dili romanın, romanın geçtiği zamanın dili zira. Ve üslubuyla beraber “çünkü ben oradaydım “dedirtiyor.

    Bazı kurmacalarda "ben kahramanım" hissi uyanır içinizde. Bazıları "evet ya, nasıl görmemişim" hissi yaratır. Bazıları "benim dilimdendi sanki" hissi. Ve daha neler neler. Hepsinin içinde yoğun bir duygu vardır. Ama bazıları "ben oradaydım" hissi yaratır daha okumanın ilk sayfalarında. Bunlar her okuduğum kurmacada olur dersem, yalan söylemiş olurum elbette. Evet ben oradaydım gerçekten de. İşte bu roman bana bunu hissettirdi. Çünkü dili çok sahiciydi.

    “Acaba yüzü kızarmış mıydı? Bunu bilemiyorum. Çünkü televizyon renkli yayın yapmıyordu,” gibi ustaca verilmiş detaylar, temini bir hayli güçlendiriyor. Yeşilçam, kendi içinde yaşanan ilişkiler, halkın onlarla yaşadığı duygular o kadar güzel işlenmiş ki, bir adı hariç her şeyinin değiştiğini Yeşilçam’ın, anlıyorsunuz. Yeşilçam ve Beyoğlu arasında o zamanlar var olan bağ, içinizde bukle bukle açıyor.

    Naif bir Capote göndermesi kültürümüzün beslendiği kanallara işaret etmesi bakımından oldukça başarılıydı. Audrey Hepburn’ü ilk Tiffani’de Kahvaltı sonra da Roma Tatili ile sayfalarına taşıması çok hoştu yine.

    Doktor Rükneddin Maraşlı, gramofondan bahsediyor. Şikâyeti de var. Sabah akşam aynı parçanın, Yesari Asım’ın, Akasyalar Açarken şarkısının çalmasından şikâyeti. Yani, müzik de var bol bol. Aslında bir devrin ideolojisini şarkılar üstünden çok güzel vurguluyor. “Cumhuriyet çocuğuyuz ya, eski devre ait ne varsa, gözümüzde değeri sıfır,” derken asla taraf değil. Alaturka müziğe bakışı böyle vurguluyor. Bir dönem yasaklandığını hatırlıyorum ben de. Hatırlıyorum dediğim, okuduğum bir şey bu, yaşadığım değil. Ve şarkılar evet. İstanbul, şarkılar olmadan işlenseydi büyük bir kayıp olurdu benim için. Unutmamış yazar. Şarkılar üstünden de anlatmış İstanbul’u. “Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı? Darılmak adeti, bilmem ki, çapkının naz mı? Desem ki, ben seni... Yok dinlemez ki... Hiddet eder.”

    “Hiç durma, onunla hemen evlen. Sevdiğin kız merhametliyse,” yıllar sonra bile değişmemiş. Bana uyar.

    İstanbul mekanları romanda anlatılan, tamamen cumhuriyet İstanbul’u. Tarihi Yarımada hemen hiç geçmiyor. Çünkü kahramanlar cumhuriyet çocukları. Fatih’te yaşayanlar da yaşanan hayatlar da çok yabancı onlara. Dolayısıyla, asıl İstanbul, cumhuriyet İstanbul’unun dışında, terk edilmiş.

    Türk filmlerinde bir konsept, bir klişe vardı o zamanlar. Başrollerdeki erkek ve kadın karakterlerinin yanında onların yakın arkadaşları olurdu. Onların kendilerine ait hayatları olmazdı sanki. Baş kahramanların hayatlarını yardımcı olarak yaşarlardı. Baş kahramanlar üzülürse bunlar da üzülür, mutlu olunca bunlar da mutlu olurdu. Melodramlarda halkı filme bunlar adapte ederdi adeta. İzleyicilerden çoğu kendilerini baş kahramanlardan çok bu yardımcı karakterlerin yerine koyar, onlar da tıpkı bu yardımcı karakterler gibi kahramanlar için kâh ağlar kâh mutlu olurlardı. Kötülerle iyiler arasındaki bu oyuncular aslında izleyicinin vicdanlarıydılar. Bunu yakaladım ben. Biliyordum, buldum.

    Anadolu’dan göçmüş hali vakti yerinde insanlar kendi kültürleriyle geliyorlar. Geldikleri yerde kalbur üstü olmaları, İstanbul’a gelince İstanbullulukları için yeterli olmuyor. Koydukları isimler ilk kuşak için böyle. Ama ikinci kuşaklarda durum tamamen değişiyor. Piraye ismine, Tiraje isminde bir kız kardeş, bunu ben gelenekten kopma olarak aldım.

    İstanbul’da da gelenek var elbette. Kendi geleneği. Olmaz mı? İstanbulluluk geleneği. Cumhuriyetin ideolojisiyle onlar da çelişiyor. İsimleri, dinledikleri müzikler vs. Ama yeni cumhuriyetin yeni ideolojisini almaya daha yatkınlar.

    Birçok edebi eserin adı geçiyor. Bir kısmı sözünü eden kahramanın hayatına uygun bir seçimken, bir kısmı anlatıcının konusuyla alakalı bir özdeşlik kurmak için kullanılmış. Piraye’nin başrolündeki Belgin Doruk’un kardeşini oynayıp hayatının dönüm noktası olan “Beyaz Zambak” filmi, ki böyle bir filmi bulamadım, Grigory Petrov’un, Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Atatürk'ün askeri okulların müfredatına koydurduğu kitabına bir göndermeydi benim için. Belki de yazarının aklında yoktu böyle bir şey. Tiyatro, resim gibi sanat dalları hem işlenen döneme ve dönem kahramanlarının yaşamına dair ip uçları vermek için hem de kurmacanın düğümünü çözmek için ustaca kullanılıyor.

    Kitapta bazı isimlerin gerçekte var olanlardan alınması, bazılarının kurmaca için uydurulması sık sık Google araması yapmama sebep oldu. Çünkü kurmaca oldukça inandırıcıydı.

    “Bebeğim ve Ben” kitabı vardı. Bir zamanlar annelerin el kitabıydı. Aynı konuda çok kitap basıldı sonra. Aynı isim etrafında dönüyordu. Ben ve bebeğim, sonra Gelişim ansiklopedi yaptı çok tutunca. Yazar bunu da unutmamış. Hoşluktu benim için bu da.

    Serencebey yokuşunu çıkmayalı kaç koca yıl olmuştur kim bilir? Borcum olsun.

    Keyfi adalet benim en korktuğum aksaklıklardan biridir. Yazar bu konuyu Nuriye Bostancı üstünden ustaca işliyor. Asla didaktik olmadan. Keyfi adalet yalnız günümüzün değil, her çağın en büyük belası oldu. Suç nedir? Cezası ne olmalı? İki tane sübjektif kavram yan yana. Bunların yanına, devlet gücünü eline geçiren kim olursa olsun, denetlenmesini engellemek için gerekli tedbirleri aldığında, sınırsız bir güce sahip olduğu gerçeğini ekleyin. Bunu sadece cinayetlerle alakalı almayın sakın. Her konuda ama her konuda her an her şey ters yüz edilmiş halde kendinizi devletin haşin adaletsizliğinin namlu ucunda bulabilirsiniz. Devletin de onun mekanizmalarının da dışında bulursunuz kendinizi. Harcar sizi devlet. Kafka’nın Dava’sı gibi neden suçlandığınızı bile anlayamazsınız.

    Ara ara, bir Yeşilçam melodramının içinde buluyorsunuz kendinizi. Kitabı okurken hem derin bir araştırmayla verilen İstanbul ve romana konu olmuş kesimin hayatını öğreniyorsunuz hem de anlatıcıların romana soktukları yeni detaylarla katil kim sorusuna dönüyorsunuz.

    Peki polisiye kısmı ne oldu, dediğinizi duyar gibiyim.

    Bir okur bir kurmacaya başladığında önyargılı olur. Kurmacanın içine girmemek için bir direnç gösterir. Hele de bu bir polisiyeyse, bu direnç daha da katmerlidir. Kurmacanın matematiğinde olabilecek hatalar arar. “İllaki bir zayıf karnı vardır, onu bulmalıyım”ın peşindedir. Bu bir apriori değil elbette. Belki de benim okuma tekniğim böyle.

    İşte bu direnci kırıldığı zaman okurun, sayfaları çevirmekten vaz geçer, içine girer kurmacanın. Benim direncim nerede kırıldı fark edemedim. Galiba romanın başlarında oldu bu. Çünkü yazar daha konunun başında sizi azgın, zaptı zor bir Ahal Teke’ye bindiriyor. Mahmuzluyor atınızı. Hemen her anlatıcının bir kurgusu var. Hepsine katılmasanız da, tabii ya, bu doğru galiba dedirten senaryolar okuyorsunuz. Bazen duygularınızda yanılıyorsunuz. Kötüleri sempati iyilere antipati duyuyorsunuz. Güvenilmez anlatıcıları ayıklamaya çalışıyorsunuz. Bu da huzursuzluğunuzun artması, kitaba daha çok sarılıp okuma temponuzu arttırmanız demek. Bir şeyler kaçırmamaya çalışmak da, ayrı bir endişe oluyor. Zekice kurgulanmış polisiyelerde hep olur bu. Bu kitap tam da öyle işte.

    Maddi olmayan psikolojik kanıttan söz ediyor Ülkü. Merak ettim ben de, hatta hissetmeyi kast ediyor galiba diye düşündüm. Hissetmek nasıl kanıt olabilir diye de düşünmedim değil. Meğer kast ettiği, Piraye’nin intihar etmeden evvelki haleti ruhiyesiymiş. “Çünkü,” diyordu Ülkü, “intihar etmeyi düşünen bir insan, gelecekle ilgili planlar yapmaz. Çünkü onun geleceği yoktur.”

    Oldukça zekice yazılmış kitap sürükleyiciydi. Altınızdaki Ahal Teke’yi hatırlıyor, bu harika atı terletmek için mahmuzluyorsunuz. Tabii asıl terleyen siz oluyorsunuz. Her anlatıcı sizi bir oraya bir buraya savuruyor. Bir çöl fırtınasında yalnız olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Kerim Ülkü’nün finalde yaptığı çözümleme aklınıza gelmeyen öyle şeyleri mümkün kılıyor ki, çok terse yatacağınıza, hatta “yok daha neler. Bunlar da mı,” diyeceğinize garanti veririm. Bir de, Kerim Ülkü’ye alışsanız iyi olur. Çok bereketli bir dostunuz var artık.

    Bir kurmaca yayınlandıktan sonra yazarından çıkar, okurun olur. Her okur yeniden üretir kurmacayı. Nihayetinde ben de bir okurum. Bu incelemem de benim okumam. Belki bir güvenilmez anlatıcı da benim.

    Tavsiyedir. Polisiye sever olmanız da gerekmez. Çünkü zengin içerikli bir kitaba hangi okur hayır diyebilir ki?

    NTV radyodan bu linki tıklarsanız, https://soundcloud.com/...eneryolu-cinayetleri Sevin Okyay'dan güzel bir inceleme dinleyebilirsiniz. Romandan bir bölüm okunması da cabası.
  • Bazı kalemlerin özel bir ruhu vardır; çünkü yazarının yüreğinde, ruhunda evrilen her bir kelime o kalemden satırlara damlarken yahut yürekte, ruhta büyüyüp hınca hınç kalemin ucundan özgürlüğüne kavuşurken, yazarının ruhunun mayasını taşır. Sanki kalemin yazmasını sağlayan asıl şey mürekkep değil de, o mürekkebe eklenen ruhun mayasıdır. Öyle alelade bir kalem değildir yazan, onca kelimeyi bir nakış misali ince ince işleyen, bir kelimeye bin anlam yükleyen...

    Bazı kalemlerin özel bir ruhu vardır işte; sadece o ruhla mayalanan mürekkebinden yan yana dökülen her kelimede, satırda hatta satır aralarında bile derine çok derine dokunan, usulcacık okurun yüreğine, ruhuna akan; velhasıl yudum yudum içilesi muazzam bir ırmak vardır.

    Ve susamışlık... edebiyata, kelimelerin büyüsüne, ruha dokunana, yazılmış ve yazılmamış olan her bir satırdaki anlamlar bütününe; bir kalemin hikmetine, tek bir satır ile an'dan,zamandan, mekandan yani demem o ki evrenin yasalarına meydan okurcasına reel dünyadan kopmaya, kendi hayal dünyanın sahnesine yeni karakterler koymaya susamışlık en çok böylesi bir edebiyat ırmağında kendini hissettirir.

    İşte sevgili Hasan Ali Toptaş'ın kalemi de o özel ruha sahip nadide kalemlerden biridir. Öyle ki, bitirilen her eserin ardından bir sürü soru işareti, hayranlıkla karışık yoğun bir etkiyle okurun zihninde baş gösterir: Bir yazar nasıl bu kadar güzel yazabilir? Bir kitabın dili, üslubu nasıl bu kadar güzel olabilir? Bir kelimeye bin anlam nasıl yüklenebilir? Yazılan kadar yazılmamış olanlar, konuşulan kadar susulanlarda saklı olanlar nasıl okurun yüreğine akabilir? Bir yazar kelimelerle nasıl böyle ustaca oynayabilir? Bir kitap bir okurda nasıl vurgun etkisi yaratabilir?

    Şüphesiz ki, her Hasan Ali Toptaş kitabının sonunda aynı soruları kendime sormaktan, dönüp dolaşıp HAT edebiyatına vurulmaktan kendimi alamıyorum. Nitekim Kayıp Hayaller Kitabı da yine bin bir soruyla baş başa kaldığım, etkisinden çıkamadığım o güzel Hasan Ali Toptaş eserlerinden biri oldu: Benzersiz, çarpıcı ve her okurda kendine başka bir kimlik bulabilen türden. Okuduğum, tek bir girişi olmasına karşın, birden çok çıkışı olan bir kitaptı. Başladık, dönüştük ve döndük ama nereye, kime? Kimden geçtik mesela? Kevser mi, Hasan mı yoksa Hamdi'nin dedesi mi? Kimdi aslolan, kimin kayıp hayallerinin tanığı olduk? Yahut her şey Şerif'in sinema sahnesine cebimizde bir kuruş oladığı halde kaçak girmemizle mi başladı? Evet, kesinlikle her şey orada başlamış olmalı! Kasaba aynı kasaba, insanlar aynı insanlar, yokluk desen yine bir tokat gibi yüzümüzde fakat, biz kayıp hayallerimizi zihnimizin heybesinde biriktirip dönüşüverdik bambaşka birine; kâh Kevser'e, kâh Hamdi'nin dedesine, kâh Hasan'a. Sonra bir uykudan uyanırcasına geldik konduk başladığımız noktaya. Şimdi asıl mesele, uykudan kim olarak uyandığımızda...

    Hasan Ali Toptaş'ın kaleminden Kayıp Hayaller Kitabı, okurunu sıradan bir kasaba yaşamının sıradışı hikâyesine ortak olmaya davet ediyor. Benzersiz ve kimliksiz bu romanda, iki çocuğun gizlice sinemanın hayal dünyasına kaçışından çok daha fazlası yer alıyor. Senin, benim, bizim olan kayıp hayallerin, aşkın, ayrılığın, yokluğun, şiddetin; velhasıl gerçek ile hayalin kesişimini bulacağınız, kitabın sonuna geldiğinizde gerçekle hayalin hangi noktada bu denli iç içe geçmiş olduğuna şaşıp kalacağınız bu güzel romana gönül kitaplığınızda yer açmanızı şiddetle tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun :)
  • Kitapların sinemaya uyarlanması artık alışılmış bir durum. Fakat çoğu film kitaptaki olaylara ve kurguya bağlı kalamıyor ve aynı etkiyi yaratamıyor. Görsellik ve işitsellik katılan kitapların sinema uyarlamasi konusunda daha hassas davranılarak kitabın ahengini ve hissettirdiklerini izleyiciye aktarabileceğini düşünüyorum.
  • Duygularımı nasıl anlatsam bilemiyorum. Kitap sayfalarına bakmadan okuduğunuz oldu mu hiç? Ben bu seriyi okurken sayfa sayısı diye bir şey olduğunu unuttum. Hiç bitmesini istemedim. 7-8 sezonluk dizi gibi her sene bir kitabı çıksa hiç sıkılmadan okurum diyebileceğim kadar seviyorum.
    Ve nedense yazarın olayları dağıtacağından, saçmalayacağından hiç korkmuyorum. Çünkü hikayesine bağlı ve uzatmak için, sayfalar dolsun diye yazmıyor. Her olay, her düşünce, her diyalog gerekli. Gereksiz hiçbir şey yok bu kitapta daha doğrusu bu seride.
    İgnazio'nun normal olmadığını anlamıştık ilk kitaptaki davranışlarından dolayı. Bu kitapta onun düşüncelerine yer verildiği için daha ilgi çekiciydi. Aşırı derecede hastalıklı olmamakla birlikte, hafif bir hastalık durumu var ne yazık ki. Bu durum benim için kitabı daha ilgi çekici yaptı. Yaşadığı olaydan sonra, ailesi olmadan, yanında sadece Ray varken kendi kendine büyüyen ve adam olan İgnazio.
    İç dünyasını, yaşadıklarını, korkularını... Çok net bir şekilde görebiliyoruz. Ve bu hafif kaçıklığı onu sevmemize engel olmuyor. Darhower'ın kalemi, hayal gücü, karakterlerinin gücü harika.
    Yazarın bütün kitapları umarım en kısa zamanda çevrilir. Şimdi Sırtımızdaki Hedef’i okumaya hazırım. Ruhumdaki Canavar’ı bu yılın başında okumuştum. Hangi kafadayken okuduğumu bilmiyorum, unuttuğum yerleri görünce çok şaşırdım. Ben bunu nasıl okumuşum dedim. Arkadaşlarımdan birine kitap okumaya başlaması için dürtüklüyordum, elinden bırakamaması için ve seveceğini düşündüğümden tavsiye ettim. Bu yıl içinde iki kitabı da okudu, arka arkaya. O benim gibi aradan bir yıl ara geçtikten sonra okumadı, şanslıydı… Tahmin edeceğiniz üzere bayıldı. Üzerinden kaç ay geçti bilmiyorum. Buluştuğumuzda kitap hakkında konuşmaya başladık. Kitabın sonunu nasıl unutur bir insan? İkimizin de hatırladığı şey birinin vurulduğu. Allahım yarabbim, nasıl aklımdan çıkabilir. Sinirlerim bozuldu bu konuşmadan sonra tabii. Geçenlerde Merve dedim ben seriyi tekrar okuyacağım bu yıl bitmeden. Yaptım da, bu yıl bitmeden seriyi tekrar okudum. Ve iyi ki okudum, bu kadar şeyi unutmuşken devam kitabını okusaydım ne anlardım bilemiyorum.
    Bu kitap, İgnazio’nun ağzından anlatılıyor. Ben aynı hikayede kadının anlattığı hikayeyi erkeğin ağzından anlatılınca garip hissederim. Kötü hissederim. Asla öyle olmadı. Bu kadar güzel nasıl anlatılabilirdi bilemiyorum. Duygular, düşünceler, anlatım. İgnazio’ya özeldi. İlk kitabı bir kadının, bu kitabı bir adamın anlattığı belliydi. Müthişti.
    Biliyorum okuyan herkes (herkes olmasa da herkes) Vitale aşığı oluyor. Bende aşıklarından biriyim ama romantikliğine ve sahipleniciliğine, düşüncelerine, olgunluğuna aşığım. Ve aklıma gelmeyen daha bir çok şeyine.
    İlk kitapta, kitabın başlarında Karissa’ya yolladığı güller aklımdan çıkmıyor. Her erkek gül alır, Vitale’i ayıran gülleri gönderirken yazdığı nottu. Not aklımdan çıkmıyor. Problem çözerken sürekli aklıma geliyor. Çok kötü bir durumdayım… ‘Tanıştığımız her gün için bir düzine.’
    Kafayım yedim bu notu gördüğümde. Krizim geçinde ilk düşündüğüm şey ‘Neden bir deste değil?’ oldu. Sonra adamın asla azla yetinmediği geldi. Yeniden krize girdim. Evet, Vitale sizi böyle durumlara sokabiliyor. Zaten Karissa her ‘Neden ben?’ diye soruşunda ‘Neden sen olmayasın?’ deyişinden bile bir… nasıl desem romantiklik ve olgunluk akıyor.
    Karissa üç yüz kilo olsam beni yine seversin değil mi? diye sorduğunda, gülümseyip 'severim.' diyen bir adam...
    Edward Cullen'ın kim olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan bir adam.
    Karissa'ya her bakışında hissettiklerini okurken kafayı yedirten adam.
    İgnazio çok fazla.
    İlk defa eşofman giyip geldiğinde Karissa'nın verdiği tepkiye 'Bana asılıyor musun Karissa?' demesi... Gözlerimi yaşarttığı doğrudur. Bu kadar duygu dolu nasıl olabilir bir adam. Kafayı yedirtiyor.
    Yaş farklarına bayılıyorum bu arada. Bana her düşündüğümde imkansız diye bir şey olmadığını hatırlatıyor. Karissa ve Naz’in arasındaki bağlantı beni şaşırtıyor ve dediğim gibi imkansızı imkansızlaştırıyor. Çok çelişkili. Ve güzel. Hayatta olabilecekleri, her olayı elinde tutamayacağını, yön veremeyeceğini çok güzel ele alıyor.
    Ben Hell’s Kitchen’ı duyduğumda nasıl gülümsediğimi ilk kitapta yazmayı unutmuşum. Daredevil’a sevgiler diyorum. Aynı yerde geçmesi falan çok romantikti bana göre.
    Film olmasını istiyorum demiştim ya, vazgeçtim. Dizi olmalı bu seri. Netflix alsın bu serinin haklarını, dizi yapsın. Mükemmel olurdu. Harika ötesi olurdu. Ama nerde..
    İtalya’dayken Karissa ve Naz arasında geçen şu diyalog hala yüreğimi yakıyor.
    “otel ne kadar uzaklıkta?”
    “Yaklaşık bir buçuk kilometre.”
    “Uff! Çok uzak.”
    Arkamı dönüp sırtıma hafifçe vurdum. “Atla. Seni taşıyayım.”
    “Sırtında mı taşıyacaksın?”
    “Evet. Neden olmasın?”
    “Bunun için fazla büyüğüm.”
    “Kaç kilosun? Kırk falan mı? Yoksa kırk beş mi?”
    Şimdi ilk olarak ‘Atla. Seni taşıyayım.’ Diyişi, çok iyi ya. Nasıl belirteceğimi bilemiyorum. Taşıyabilirim ya da istersen taşıyayım değil. Atla. Taşıyayım. Çok hoş. Gerçekten hoş. Benim kalbim atmayı bıraktı.
    Sonra kilosu hakkında fikir yürütmesi, Karissa’nın küçüklüğünden bahsetmesi çok güzeldi. Karissa’nın onun yanında kendini bebek gibi hissetmesinden bahsetmiyorum bile.
    Sonra, bence en romantik jest Karissa’ya hiç sormadan gidip fotoğraf makinesi almasıydı. Beraber gezmeleri, Karissa’ya karşı gösterdiği sabır ve saygı.
    İntikam konusunda yazara gerçekten hayran kaldım. Eğer yıllarca peşinde koşulan intikam alınmasaydı saçma olurdu. Ben saçma olduğunu düşünürdüm mesela. Her şey olması gerektiği gibiydi. Brandy’nin bile bir rolü vardı. Bir anlamı vardı. Ray’in sonu, geldiğinde yaşananlar. Karissa’yı serbest bıraktıktan sonra Karissa’nın geri gelmesi. Bu konu hakkında konuştuklarında ‘Bir seçenek istiyordum’ demesi.
    İgnazio’nun yirmi yıl sonra neredeyse aynı olayı yeniden yaşayacak olması. İgnazio’nun babası, dedektif James… Ben özellikle dedektifle olan diyaloglarını falan çok sevdim. Çok profesyonelceydi. Profeyonelimsi mi demeliyim… Aklıma ‘Doktorumsu’ geldi.
    Kitabın bu kadar akıcı olmasının nedeni kesinlikle çevirinin güzelliği. Arzu Altınanıt çeviri o kadar güzel yapmış ki, hiç sıkıntı çekmedim anlama konusunda. Zaten yanlış olan kelime olduğunu bile hatırlamıyorum. Yoktu. Kitapta yanlış olan hiçbir şey yoktu.
    Ben seriye olan sevgimi daha fazla anlatmak, alıntı eklemek, istiyorum ama bir yerden sonra içimdekileri yazamıyorum.
    Sadece o kadar ergen kurgusu arasından bu seriyi okuduktan sonra saçma sapan aşk kitaplarını nasıl okuyabilirim? Sevebilirim daha doğrusu. Seriyi okuyalı iki yıl oluyor, belki bu kadar bilinçli değildim ama bundan sonra başladığım kitapta olgunluk göremezsem direk bırakmayı düşünüyorum. Zamanım daha önemli. Zevk almadığım, duygusallığı, o duyguyu hissedemediğim kitapla zaman kaybetmeye değmez. Sonuçta hayat kısa. Uyku saatimi de azaltırsam daha verimli olabilirim bence.
    İgnazio gibi düzenli, takıntılı, sabırlı olmak dileğiyle…
  • PİRAYE İÇİN YAZILMIŞ :
    SAAT 21-22 ŞİİRLERİ


    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...

    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
    ve saçlarında
    vakur yumuşaklığı canımın içi İstanbul toprağının...
    İçimde ikinci bir insan gibidir
    seni sevmek saadeti...
    Parmakların ucunda kalan kokusu sardunya yaprağının,
    güneşli bir rahatlık
    ve etin daveti :
    kıpkızıl çizgilerle bölünmüş
    sıcak
    koyu bir karanlık...

    Ne güzel şey hatırlamak seni,
    yazmak sana dair,
    hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek :
    filânca gün, falanca yerde söylediğin söz,
    kendisi değil
    edasındaki dünya...

    Ne güzel şey hatırlamak seni.
    Sana tahtadan bir şeyler oymalıyım yine :
    bir çekmece
    bir yüzük,
    ve üç metre kadar ince ipekli dokumalıyım.
    Ve hemen
    fırlayarak yerimden
    penceremde demirlere yapışarak
    hürriyetin sütbeyaz maviliğine
    sana yazdıklarımı bağıra bağıra okumalıyım...

    Ne güzel şey hatırlamak seni :
    ölüm ve zafer haberleri içinden,
    hapiste
    ve yaşım kırkı geçmiş iken...



    20 Eylül 1945

    Bu geç vakit
    bu sonbahar gecesinde
    kelimelerinle doluyum;
    zaman gibi, madde gibi ebedî,
    göz gibi çıplak,
    el gibi ağır
    ve yıldızlar gibi pırıl pırıl
    kelimeler.
    Kelimelerin geldiler bana,
    yüreğinden, kafandan, etindendiler.
    Kelimelerin getirdiler seni,
    onlar : ana,
    onlar : kadın
    ve yoldaş olan...
    Mahzundular, acıydılar, sevinçli, umutlu, kahramandılar,
    kelimelerin insandılar...



    21 Eylül 1945

    Oğlumuz hasta,
    babası hapiste,
    senin yorgun ellerinde ağır başın,
    dünyanın hali gibi halimiz...

    İnsanlar, daha güzel günlere insanları taşır,
    oğlumuz iyileşir,
    babası çıkar hapisten,
    güler senin altın gözlerinin içi,
    dünyanın hali gibi halimiz...



    22 Eylül 1945

    Kitap okurum :
    içinde sen varsın,
    şarkı dinlerim :
    içinde sen.
    Oturdum ekmeğimi yerim :
    karşımda sen oturursun,
    çalışırım :
    karşımda sen.
    Sen ki, her yerde «hâzırı nâzır»ımsın,
    konuşamayız seninle,
    duyamayız sesini birbirimizin :
    sen benim sekiz yıldır dul karımsın...



    23 Eylül 1945

    O şimdi ne yapıyor
    şu anda şimdi, şimdi?
    Evde mi, sokakta mı,
    çalışıyor mu, uzanmış mı, ayakta mı?
    Kolunu kaldırmış olabilir,
    — hey gülüm,
    beyaz, kalın bileğini nasıl da çırçıplak eder bu hareketi!...—

    O şimdi ne yapıyor,
    şu anda, şimdi, şimdi?
    Belki dizinde bir kedi yavrusu var,
    okşuyor.
    Belki de yürüyordur, adımını atmak üzredir,
    — her kara günümde onu bana tıpış tıpış getiren
    sevgili, canımın içi ayaklar!...—
    Ve ne düşünüyor
    beni mi?
    Yoksa
    ne bileyim
    fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi?
    Yahut, insanların çoğunun
    neden böyle bedbaht olduğunu mu?

    O şimdi ne düşünüyor,
    şu anda, şimdi, şimdi?...


    24 Eylül 1945

    En güzel deniz :
    henüz gidilmemiş olanıdır.
    En güzel çocuk :
    henüz büyümedi.
    En güzel günlerimiz :
    henüz yaşamadıklarımız.
    Ve sana söylemek istediğim en güzel söz :
    henüz söylememiş olduğum sözdür...



    25 Eylül 1945

    Saat 21.
    Meydan yerinde kampana vurdu,
    nerdeyse koğuşların kapıları kapanır.
    Bu sefer hapislik uzun sürdü biraz :
    8 yıl...
    Yaşamak : ümitli bir iştir, sevgilim,
    yaşamak :
    seni sevmek gibi ciddî bir iştir...



    26 Eylül 1945

    Bizi esir ettiler,
    bizi hapse attılar :
    beni duvarların içinde,
    seni duvarların dışında.

    Ufak iş bizimkisi.
    Asıl en kötüsü :
    bilerek, bilmeyerek
    hapisaneyi insanın kendi içinde taşıması...
    İnsanların birçoğu bu hale düşürülmüş,
    namuslu, çalışkan, iyi insanlar
    ve seni sevdiğim kadar sevilmeye lâyık...



    30 Eylül 1945

    Seni düşünmek güzel şey
    ümitli şey
    dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
    Fakat artık ümit yetmiyor bana,
    ben artık şarkı dinlemek değil
    şarkı söylemek istiyorum...



    1 Ekim 1945

    Dağın üstünde :
    akşam güneşiyle yüklü olan bir bulut var dağın üstünde.
    Bugün de :
    sensiz, yani yarı yarıya dünyasız geçti bugün de.
    Birazdan açar
    kırmızı kırmızı :
    gecesefaları birazdan açar kırmızı kırmızı.
    Taşır havamızda sessiz, cesur kanatlar
    vatandan ayrılığa benzeyen ayrılığımızı...



    2 Ekim 1945

    Rüzgâr akar gider,
    aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgârla.
    Ağaçta kuşlar cıvıldaşır :
    kanatlar uçmak ister.
    Kapı kapalı :
    zorlayıp açmak ister.
    Ben seni isterim :
    senin gibi güzel,
    dost
    ve sevgili olsun hayat...
    Biliyorum henüz bitmedi
    sefaletin ziyafeti...
    Bitecek fakat...



    5 Ekim 1945

    İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
    öğrettiler :
    aç kalmayı, üşümeyi,
    yorgunluğu ölesiye
    ve birbirimizden ayrı düşmeyi.
    Henüz öldürmek zorunda bırakılmadık
    ve öldürülmek işi geçmedi başımızdan.

    İkimiz de biliyoruz, sevgilim,
    öğretebiliriz :
    dövüşmeyi insanlarımız için
    ve her gün biraz daha candan
    biraz daha iyi
    sevmeyi...



    6 Ekim 1945

    Bulutlar geçiyor : haberlerle yüklü, ağır.
    Buruşuyor hâlâ gelmeyen mektup avucumda.
    Yürek kirpiklerin ucunda
    uzayıp giden toprak uğurlanır.
    Benim bağırasım gelir : — «P î r â y e ,
    P î r â y e !...» — diye...



    7 Ekim 1945

    İnsan çığlıkları geçti geceleyin açık denizleri
    rüzgâr-
    -larla.
    Dolaşmak tehlikeli hâlâ
    geceleyin açık denizleri...

    Altı yıldır sürülmedi bu tarla,
    duruyor olduğu gibi tank paletlerinin izleri.
    Tank paletlerinin izleri
    kapanır bu kış karla.

    Ah, gözümün nuru, gözümün nuru,
    yine yalan söylüyor antenler :
    alın teri tacirleri kapatabilsin diye defteri yüzde yüz kârla.
    Fakat Ezrailin sofrasından dönenler
    döndüler verilmiş kararlarla...



    8 Ekim 1945

    Çekilmez bir adam oldum yine :
    uykusuz, aksi, nâlet.
    Bir bakıyorsun ki
    ana avrat söver gibi, azgın bir hayvanı döver gibi bugün çalışıyorum,
    sonra bir de bakıyorsun ki
    ağzımda sönük bir cıgara gibi tembel bir türkü
    sabahtan akşama kadar sırtüstü yatıyorum ertesi gün.
    Ve beni çileden çıkartıyor büsbütün
    kendime karşı duyduğum nefret
    ve merhamet...

    Çekilmez bir adam oldum yine :
    uykusuz, aksi, nâlet.
    Yine her seferki gibi haksızım.
    Sebep yok,
    olması da imkânsız.
    Bu yaptığım iş ayıp
    rezalet.
    Fakat elimde değil
    seni kıskanıyorum
    beni affet...



    9 Ekim 1945

    Dün gece rüyama girdin :
    dizimin dibinde oturuyormuşun.
    Başını kaldırdın, kocaman, sarı gözlerini bana çevirdin.
    Bir şeyler soruyormuşun.
    Islak dudakların kapanıp açılıyor,
    sesini duymuyorum ama.

    Gecenin içinde bir yerlerde aydınlık bir haber gibi saat çalıyor.
    Havada fısıltısı başsızlığın ve sonsuzluğun.
    Kırmızı kafesinde, kanaryamın : «Memo»mun türküsü,
    sürülmüş bir tarlada toprağı itip yükselen tohumların çıtırdısı
    ve bir kalabalığın haklı ve muzaffer uğultusu geliyor kulağıma.
    Senin ıslak dudakların hep öyle açılıp kapanıyor
    sesini duymuyorum ama...

    Kahrederek uyandım.
    Kitabın üstünde uyuyakalmışım meğer.
    Düşünüyorum :
    yoksa senin miydi bütün o sesler?



    10 Ekim 1945

    Gözlerine bakarken
    güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
    bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...

    Yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
    durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
    sırrını her gün bir parça veren
    fakat hiçbir zaman
    büsbütün teslim olmayacak olan...



    18 Ekim 1945

    Kale kapısından çıkarken ölümle buluşmak üzre,
    son defa dönüp baktığımızda şehre,
    sevgilim, şu sözleri söyleyebileceğiz :
    «— Pek de öyle güldürmedinse de yüzümüzü,
    çalıştık gücümüzün yettiği kadar
    seni bahtiyar
    kılalım diye.
    Devam ediyor bahtiyarlığa doğru gidişin,
    devam ediyor hayat.
    İçimiz rahat,
    gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk,
    gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi,
    işte geldik gidiyoruz
    şen olasın Halep şehri...»



    27 Ekim 1945

    Bir elmanın yarısı biz
    yarısı bu koskoca dünya.
    Bir elmanın yarısı biz
    yarısı insanlarımız.
    Bir elmanın yarısı sen
    yarısı ben
    ikimiz...



    28 Ekim 1945

    Itır saksısında artan koku,
    denizlerde uğultular
    ve işte dolgun bulutları ve akıllı toprağıyla sonbahar...

    Sevgilim,
    yaş kemâlini buldu.
    Bana öyle gelir ki
    belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan.
    Ama biz hâlâ
    güneşin altında el ele yalnayak koşan
    hayran gözlü çocuklarız...



    5 Kasım 1945

    Çiçekli badem ağaçlarını unut.
    Değmez,
    bu bahiste
    geri gelmesi mümkün olmayan hatırlanmamalı.
    Islak saçlarını güneşte kurut :
    olgun meyvelerin baygınlığıyla pırıldasın
    nemli, ağır kızıltılar...
    Sevgilim, sevgilim,
    mevsim
    sonbahar...



    8 Kasım 1945

    Uzaktaki şehrimin damları üzerinden
    ve Marmara denizinin dibinden geçip
    sonbahar topraklarını aşarak
    olgun ve ıslak
    geldi sesin.
    Bu, üç dakikalık bir zamandı.
    Sonra, telefon simsiyah kapandı...



    12 Kasım 1945

    Damardan boşanan kan gibi ılık ve uğultulu
    son lodoslar esmeye başladı.
    Havayı dinliyorum :
    nabız yavaşladı.
    Uludağda, zirvede kar
    ve Kirezli-yaylada şahane ve şipşirin yatmış uykudadır
    kırmızı kestane yapraklarının üstünde ayılar.
    Ovada kavaklar soyunuyor.
    İpekböceği tohumları kışlaklarına gitti gidecek,
    sonbahar bitti bitecek,
    nerdeyse girecek gebe-uykularına toprak.
    Ve biz yine bir kış daha geçireceğiz :
    büyük öfkemizin içinde
    ve mukaddes ümidimizin ateşinde ısınarak...



    13 Kasım 1945

    Tarif kabul etmez, — diyorlar, — İstanbulun sefaleti,
    milleti, — diyorlar, — kırıp geçirdi açlık,
    verem illeti, — diyorlar, — diz boyu.
    Şu kadarcık kız çocuklarını, — diyorlar, —
    yangın yerlerinde, sinema localarında...

    . . . . .
    . . . . . . . . .

    Kara haberler geliyor uzaktaki şehrimden :
    namuslu, çalışkan, fakir insanların şehri —
    sahici İstanbulum,
    sevgilim, senin mekânın olan
    ve nereye sürülsem, hangi hapiste yatsam
    sırtımda, torbamın içinde götürdüğüm
    ve evlât acısı gibi yüreğimde,
    senin hayalin gibi gözlerimde taşıdığım şehir...



    20 Kasım 1945

    Saksılarda hâlâ tek tük karanfil bulunursa da
    ovada güz nadasları yapıldı çoktan,
    tohum saçılıyor.
    Ve zeytin devşirilmekte.
    Bir yandan kışa girilmekte,
    bir yandan bahar fidelerine yer açılıyor.
    Bense hasretinle dolu
    ve büyük yolculukların sabırsızlığıyla yüklü
    yatıyorum demirli bir şilep gibi Bursada...



    1945 yılı Aralık ayının dördü

    İlk göz göze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan,
    giyin, kuşan,
    benze bahar ağaçlarına...
    Hapisten
    mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına,
    kaldır, öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını,
    böyle bir günde yılgın ve kederli değil,
    ne münasebet,
    böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nâzım Hikmetin
    kadını...



    5 Aralık 1945

    Delindi sintine,
    esirler parçalamakta pırangaları.
    Yıldız-poyrazdır esen,
    tekneyi kayaların üstüne atacak.
    Bu dünya, bu korsan gemisi batacaktır,
    taş çatlasa batacak.
    Ve senin alnın gibi hür, ferah ve ümitli bir âlem
    kuracağız Pirâyem...



    6 Aralık 1945

    Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,
    akar suyun,
    meyve çağında ağacın,
    serpilip gelişen hayatın düşmanı.
    Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :
    — çürüyen diş, dökülen et —,
    bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler.
    Ve elbette ki, sevgilim, elbet,
    dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,
    dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla
    bu güzelim memlekette hürriyet...



    7 Aralık 1945

    Bursada havlucu Recebe,
    Karabük fabrikasında tesviyeci Hasana düşman,
    fakir-köylü Hatçe kadına,
    ırgat Süleymana düşman,
    sana düşman, bana düşman,
    düşünen insana düşman,
    vatan ki bu insanların evidir,
    sevgilim, onlar vatana düşman...



    12 Aralık 1945

    Ağaçlar ovada son bir gayretle pırıldamakta :
    pul pul altın
    bakır
    tunç ve tahta...
    Öküzlerin ayakları yaş toprağa gömülüyor yumuşacık.
    Ve dağlar dumana batık
    kurşunî, sırılsıklam...
    Tamam,
    sonbahar belki bugün bitti artık.
    Yaban kazları hızla gelip geçti demin
    herhal İznik gölüne gidiyorlar.
    Havada serin
    havada is kokusu gibi bir şey :
    havada kar kokusu var...

    Şimdi dışarda olmak,
    dörtnala sürmek dağlara doğru atı.
    «— Ata binmesini de bilmezsin,» —- diyeceksin ama
    şakayı bırak ve kıskanma,
    yeni bir huy edindim hapiste :
    seni sevdiğim kadar değilse de
    hemen hemen ona yakın seviyorum tabiatı...
    Ve ikiniz de uzaktasınız...



    13 Aralık 1945

    Gece kar birdenbire bastırmış.
    Bembeyaz dallardan dağılan kargalarla başladı sabah.
    Göz alabildiğine Bursa ovasında kış :
    başsızlık ve sonsuzluk geliyor akla.
    Sevgilim,
    değişti mevsim
    çekişen gelişmelerden sonra bir sıçramakla.
    Ve karın altında mağrur
    hamarat
    sürüp gidiyor hayat...



    14 Aralık 1945

    Hay aksi lânet, fena bastırdı kış...
    Sen ve namuslu İstanbulum ne haldesiniz kim bilir?
    Kömürün var mı?
    Odun alabildin mi?
    Camların kıyısına gazete kâadı yapıştır.
    Gece erkenden yatağa gir.
    Evde de satılacak bir şey kalmamıştır.
    Yarı aç, yarı tok üşümek :
    dünyada, memleketimizde ve şehrimizde
    bu işte de çoğunluk bizde...