Değil suçunu adını bile bilmediğimiz, idamına hükmedilmiş bir mahkumun son günlerini kendi perspektifiyle okuduğumuz bu eser, yazarın kalemiyle tanıştığım ilk kitabı oldu benim için. Elbette o meşhur ''ağlamak için gözden yaş mı akmalı'' cümlesiyle başlayan şiirini okumuş da olsam, kalemini deneyimlemek için güzel bir başlangıç olduğunu düşündüğüm bu eser için yazabileceğim ilk şey, ''olmayan adalete ağıt'' olur.
İdam cezası adalet mekanizmasının en radikal işlevlerinden biriydi. Toplumu korku ile sindirip düzeni sağlamak için otorite tarafından gayet cazip bulunan bu ceza, adalet sistemini kendi çıkar ve keyfiyetine göre kullanan kişilerin başta olması halinde, nasıl da ''düzen sağlayıcı'' dan ''gösteriye, cinayete'' dönüşebileceğini anlamak için derin analizlere gerek yok kanaatimce.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken, eserde bir adalet sisteminin mevcut olmamasıdır. Kitapta idam cezasının kaldırılması gündeme getirildiğinde keyfi ve aniden yapılan idamlar, meydanda yapılacak olan idam ile ilgili broşür, izlenebilmesi için sandalye satma çabaları bizlere bir adalet çarkının dönüşünü değil, bir şovun varlığını gösterir. Yazarın bu cezaya mahkum birinin içinde bulunduğu ruhsal ve fiziksel durumu, son günlere doğru karşılaştığımız, çocukluğundan beri sokaklarda yaşayıp hırsızlıktan yakalanan adamın çocukluğundaki yoksulluk günlerini kuvvetli bir şekilde okuyucuya aktarıyor.
İdam cezasına çarptırılanların da bir insan, birilerinin sevdiği eşi, babası veya bir çocuğu olabileceği gerçeğini yüzümüze çarpsa da özellikle son zamanlarda ülkemizde yetişkin bile olmayan, ''hırt'' diye adlandırdığımız mahlukat sürüsü tarafından işlenen keyfi cinayetler bir yana hapishanelerde gülümseyerek poz verenler, hatırlamak bile istemediğim t*cavüz olayları, öldürülen el kadar