Bulmak için uğruna oradan oraya savrulduğumuz, hayatımızı ortaya koyamaya hazır olduğumuz cevapların aslında burnumuzun dibinde olması ve bulunduğunda çok geç olması ne ironik ve trajik bir durum.
Yazar’ın okuduğum ikinci eseri olan bu kitap, birinci tekil şahıs gibi benimsemediğim bir üslup ile yazılmış olmasına karşın sayfalar ilerledikçe beni içine çektiğini itiraf etmeliyim. Oldukça akıcı, okuru kendine çekmekle kalmıyor ayrıca zihnine şüphe tohumlarını başarılı bir şekilde ekiyor. Mine’nin bir casus, her şeyin bir tezgâh olma ihtimalini geçtim, Melike’den bile bir nokta da şüphe duydum. Son sayfaya kadar sizi hikâyenin içinde tutmayı başarıyor.
Kitabın bir diğer başarısı Türkiye’nin ‘’arka sokakları’’ diyebileceğimiz yerlerde dönen pislikleri yan karakterler üzerinden gerçekçi bir şekilde bizlere aktarması. İlginçtir, çocukları dilendirmek için onları sakat bırakan çete Puslu Kıtalar Atlası adlı kitapta da vardı. Bu tarz yapıların devamlılığını bu eser de görmek dramatik bir deneyimdi.
Bir nokta var ki değinmeden geçmek istemiyorum. Çocuk fuhuşunun yapıldığı otele baskın esnasında ‘besmele’’nin göründüğü sahne yer alıyor. Bu sahne de yazar, ‘’kutsallığın arkasına sığınanların riyakârlığı’’na mı değinmek istemiş emin değilim. Yazarın hiç değilse karakterlerin ağzından sözel bir eleştiri getirebilirdi. Bunu da yapmamış ki sahne havada kalmakla kalmıyor, okuyucunun zihninde görsel bir tezat olarak kalıyor.
Kitabın içerdiği anlatım tarzı başkarakterimizin iç sesinin ağırlığı altında okuyucuyu boğmaya gayet müsait iken yazarın bunu hikâyenin akışı ile dengeleyebilmesi de eseri başarılı kılan diğer unsurlardan olsa da, karakter derinliği oldukça sınırlı. Yıldırım’ın Sedat için önemli biri olduğunu net görülebilirken, aralarındaki ilişkinin boyutunu, mahiyetini neredeyse hiç