"ÇÖLDEKİ İGLO"
"Normalleştirmeye çalıştığım anormalliklerim, çoğunluğa uyup azımsanmayacak şekilde yaptıklarım, yanlış şeritteyken doğru yerdeyim diye ısrar edişlerim… Hep yanılmışım aslında. Yorgunmuşum ben. Dün anladım bunu. Yanılgılar yorgunluğa sebep oluyormuş."
Bazı kitaplar vardır; kapağını açtığınızda sizi önce şaşırtır, sonra düşündürür, en sonunda ise gülümseterek sarsar. Eser, tam da böyle okuma sunuyor bize. Kara mizah, absürdizm ve postmodern anlatım tekniklerini ustalıkla harmanlayan bu kitap Türk edebiyatı içinde cesur ve özgün bir duruş sergiliyor. Sadece bir kurgu olarak değil; aynı zamanda edebiyata, hayata ve yazarlık kimliğine dair bir eleştiri ve parodi olarak da okuyabiliriz.
Sâhi, ev nedir? Dört duvardan oluşan bir yuva mı yoksa yıkıntılar arasında kalan çocukluk mu? Ah o duvarlar... Dinlemeyi bilene neler anlatır neler. Yaşananları öyle bir hapseder ki tuğlalarına, kırk kat boya vurulsa da anıların, acıların hep izi kalır. Loş ışık vurduğunda ortaya çıkan kusurları gibi... Odalarında kim yaşarsa yaşasın, hep bir diğerine siner. Babadan oğula geçen bir lanetmişçesine.
Ev -çoğu zaman-, sığındığımız, ait olduğumuz, iyi ve rahat hissettiğimiz yerdir. Ama bunun, o evin güzelliği, ihtişamı gibi nedenler ile de pek ilgisi yoktur. Tıpkı bu romandaki gibi, belki de hayat yolumuzu belirler ve o hayattan almamız gereken dersleri de bize öğretir.
Romanın anlatıcısı, 900 yaşında siyah bir şato. Bu anlatıcı tercihi, romanın başından itibaren okuru klasik anlatı normlarından uzaklaştırmakta.Bu şato, içinde konuşmanın yasak olduğu, sadece kandillerle aydınlanan, "Yazarlar Yalısı" ya da "Melekler Malikânesi" gibi isimlerle anılan bir yer. Günün birinde, farklı yazarlara gizemli siyah zarflarla davetiyeler gönderiliyor. Amaç? En iyi öyküyü yazmak. Kazanan ise…