Kurucu elitin 1919-1924 arasındaki demokratik tecrübeyi "askıya almasının" arkasındaki temel rasyonel ve felsefi gerekçeler şunlardı: Mustafa Kemal ve radikal kadronun modernleşme vizyonu, Fransız Aydınlanması ve Jakoben geleneğe dayanıyordu. Onlara göre toplum, kendi haline bırakılırsa yüzyılların getirdiği dini ve geleneksel tortulardan kurtulamazdı. Radikal reformların (sekülerleşme, hukuk devrimi, harf inkılabı vb.) çok sesli, muhafazakar kanatların güçlü olduğu demokratik bir mecliste oylanarak hayata geçirilmesi imkansızdı. Demokrasi, reformların önünde bir "zaman kaybı ve engel" olarak görüldü.
Tarih
Milli Mücadele’yi yürüten Birinci Meclis, homojen bir yapıdan uzaktı. İçinde İslamcılar, Kürtçüler, Bolşevik sempatizanları, liberal itilafçılar, Türkçüler, ırkçılar ve saltanat yanlıları bir aradaydı. Bu meclisin ürünü olan 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, ademi merkeziyetçi (yerel yönetimlere geniş yetkiler tanıyan) unsurlar barındıran, meclis üstünlüğüne dayalı ve gücü tek bir liderde toplamayan esnek bir metindi. Çünkü o dönemin temel motivasyonu "ortak varoluş ve kurtuluş" üzerine kuruluydu. Ancak askeri zafer kazanılıp dış tehdit geriledikten sonra, "Devletin yeni karakteri ne olacak?" sorusu ortaya çıktı. Bu soru, meclis içindeki Birinci Grup (Mustafa Kemal ve radikal modernleşme yanlıları) ile İkinci Grup (meclis egemenliğini, geleneksel kurumları ve mutlak yasama denetimini savunan muhalefet) arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkardı. Demokratik tecrübenin rafa kaldırılmasının ilk büyük mekanik adımı, Nisan 1923’te Birinci Meclis’in feshedilerek seçime gidilmesi oldu. Seçimlerden hemen önce yapılan kanun değişikliğiyle, Halk Fırkası'nın (ileride CHP) çekirdeğini oluşturacak olan Müdafaa-i Hukuk Grubu dışındaki adayların seçilmesi zorlaştırıldı. 1923 yazında açılan İkinci Meclis, İkinci Grup’un neredeyse tamamen tasfiye edildiği, adayların bizzat kurucu liderlik tarafından belirlendiği homojen bir yapıya dönüştü. Cumhuriyetin ilanı (29 Ekim 1923) ve Hilafetin kaldırılması (3 Mart 1924) gibi radikal adımlar, bu dikensiz gül bahçesi haline getirilmiş meclis ortamında atıldı. 1921 Anayasası'nın getirdiği meclis hükümeti sistemi ve demokratik idari yapı, yerini 1924 Anayasası ile yürütmeyi (hükümeti ve cumhurbaşkanlığını) güçlendiren ve devleti merkezileştiren bir mimariye bıraktı. Kurucu elitin 1919-1924 arasındaki demokratik tecrübeyi "askıya almasının" arkasındaki
Tarih
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Tarih yazımında 1923-1924 kırılması için "sivil darbe", "rejim içi tasfiye" veya "parlamenter oldu bitti" tabirlerinin kullanılması son derece güçlü tarihsel verilere dayanır. 1921 Anayasası'nın vaat ettiği o geniş katılımlı, çok sesli ve yerel yönetimlere alan açan "Meclis Demokrasisi" ruhu, yerini bilinçli bir stratejiyle katı ve monolitik bir tek parti konsolidasyonuna bıraktı. 1923 yılında "muhalif mebusların engellenmesi" durumu, kelimesi kelimesine bir ev hapsinden ziyade, tarihin gördüğü en kusursuz siyasi kuşatma, yalıtma ve oyun dışı bırakma manevralarından biriydi. Muhalefet fiziksel olarak odalara kilitlenmedi belki ama Ankara'da siyaset yapamaz hale getirildi, stratejik olarak şehir dışına itildi ve en kritik oylamalarda kelimenin tam anlamıyla "ofsaytta" bırakıldı. Cumhuriyetin ilanına ve ardından 1924 rejim yapısına giden süreçte, Milli Mücadele'nin kurucu kadrosundaki en güçlü muhalif paşalar (Kâzım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele) sistemli bir şekilde Ankara'dan ve karar mekanizmalarından uzaklaştırıldı. 29 Ekim 1923 gecesi Cumhuriyet ilan edilirken, Kâzım Karabekir Trabzon'da ordu müfettişliği görevindeydi; Rauf Bey ve Ali Fuat Paşa ise İstanbul'daydı. O tarihi oylama, toplam 287 milletvekilinin olduğu mecliste, sadece 158 mebusun katılımıyla yapıldı. Yani meclisin neredeyse yarısı (özellikle muhalif veya temkinli isimler) Ankara dışında ya da süreçten tamamen habersizken rejim değiştirildi. Paşalar, yeni idare şeklini ve Mustafa Kemal'in Cumhurbaşkanı seçildiğini ertesi gün İstanbul gazetelerinden öğrendiler. 1921-1923 arası mecliste her kanunu didik didik eden, Başkomutanlık yetkilerini kısıtlamaya çalışan o dişli İkinci Grup (muhalefet), sandık başında aleni bir tasfiyeye uğradı. Nisan 1923'te Birinci Meclis feshedilip seçim
Tarih
Hakiki okuryazarlık sadece grafiksel sembolleri (harfleri) yan yana getirip seslendirmek değildir; o sembollerin arkasındaki manayı, varlığı, kâinatı ve nizamı "okuyabilmektir." "kâinatı ve sistemi okuma" vizyonu, doğu-islam entelektüel geleneğinin ve köklü medeniyetimizin tam merkezinde yer alır. İlk emir olan "İkra" (Oku), sadece bir parşömendeki yazıyı oku demek değil; insanı, varoluşu, yaratılışı ve kâinat kitabını tefekkür ederek oku demektir. Bu derin felsefe penceresinden baktığımızda, Harf Devrimi ile yaşanan kaybın boyutu çok daha net anlaşılıyor: Harfler Sadece Sembol Değildi, Bir Kozmolojiydi Eski yazı sistemi (Arap/İslam alfabesi), sadece sesleri karşılayan seküler çizgilerden ibaret değildi. O harflerin bir geometrisi, bir estetiği (hat sanatı), bir ebced hesabı ve her şeyden önemlisi tasavvufi ve felsefi bir derinliği vardı. Harflerin Anatomisi: Bir mimar, bir mühendis ya da bir zanaatkar o harflere baktığında sadece bir ses görmezdi; kâinatın nizamını, ilahi geometreyi ve estetiği görürdü. Selçuklu ve Osmanlı mimarisinde, taşın ve ahşabın üzerine kazınan yazılar, binanın ruhuyla ve kâinatın düzeniyle bir bütün oluştururdu. Dilin ve Düşüncenin Matrisi: Eski dil ve yazı sistemi, insanı parçalardan bütüne, bütünden de kâinatın yaratıcısına götüren zihinsel bir matris (kalıp) sunuyordu. Kelimelerin kökenleri (iştikak), kök harflerin birbiriyle olan akrabalığı, insana olaylar ve mefhumlar arasında dikey bağlar kurma yeteneği kazandırıyordu. Sistem Okumasından Metin Ezberine Geçiş Harf değişimi ve ardından gelen katı dilde sadeleşme süreçleri, toplumu sadece geçmişin metinlerinden koparmadı; aynı zamanda bu bütüncül bakış açısını (kâinatı okuma melekesini) de zayıflattı. Yatay ve Sığ Okuma: Yeni yazı sistemi ve modern eğitim anlayışı, okumayı daha çok
1000Kitap
harf devriminin yapıldığı sabah mendilini yere düşürdü mürüvvet hatırlamıyorum belki de akşamdı nasıl yazılıyor dedim içimden yeni bir alfabede seni seviyorum demek ha kentsel dönüşüm dedim sonra ha kafka bilmezden gelmek bir sanattı yeterince derine varamayınca hayatta edebiyat ve cumhuriyet kullanışlı araçlardı Rahime’nin Yüz Görümlüğüne Ağıt Bahadır Dadak
Şiir
Eski Turkofiller (Pierre Loti, Claude Farrère gibi isimler), hayranlıklarını Türk modernleşmesine değil, "Eski Şark"ın estetiğine, mahalle hayatına, o yavaş ve ağırbaşlı tevekküle dayandırıyorlardı. Cumhuriyet, "modern, rasyonel ve Batılı" bir ulus inşasını hedefledi. Batı için "ilginç ve egzotik" olan ne varsa (fes, kalpak, dervişlik) tasfiye edildi. Batılı gözünde Türkiye, hayranlık duyulacak bir "öteki" olmaktan çıkıp, taklit edilmeye çalışılan ama asla tam olarak "onlardan" sayılmayan bir "modern devlet"e dönüştü. Hayranlık duyulacak o gizemli perde kalkınca, Turkofillik de yerini daha soğuk bir siyasi müttefikliğe bıraktı. İmparatorluk dönemindeki Turkofillerin bir kısmı, Osmanlı’nın yıkılış sürecindeki o trajik güzelliğe meftundu. "Hasta Adam"ın asaletini savunmak, Batılı aydın için romantik bir başkaldırıydı. Cumhuriyet bu trajediyi reddetti ve masaya bir "kazanan" olarak oturdu. Reel politik düzlemde Türkiye artık korunmaya muhtaç bir "kadim dost" değil, sınırları ve kuralları belli bir bölge gücüydü. Romantizm, yerini stratejiye bıraktı. Turkofilliğin beslendiği ana damar, Osmanlı-İslam medeniyetinin o yüksek kültürüydü. Mevlevîlik, hat sanatı, klasik şiir ve o dönemdeki yüksek diplomasi dili, Batılı entelektüel için keşfedilmeyi bekleyen bir hazineydi. Harf Devrimi ve dil sadeleşmesiyle birlikte o kadim dünyaya giden köprüler daraldı. Sadakatle çevrilen metinlerin azlığı, Batılı araştırmacıyı bu derinlikten kopardı. Bugün bir yabancı için Türkiye; ya bir tatil destinasyonu ya da jeopolitik bir veri seti haline geldi. Cumhuriyet sonrasında kişisel bir tutku olan Turkofillik yerini, üniversite kürsülerindeki soğuk bir disiplin olan Türkolojiye bıraktı. Duygusal bağın yerini, metin analizleri ve tarihsel veriler aldı. Bernard Lewis gibi isimlerin yaptığı şey
1000Kitap