Buz soğuğu bir tımarhane köşesi.
Karşımda sen. Saçların ortadan ikiye ayrılmış, yüzün biraz solgun, başın hafif öne eğik.
"Nasılsın Tezer?" diye bile soramıyorum.
Biliyorum. Konuşmak istiyorsun, izin vermiyorlar. Anlatmak istiyorsun, dinlemiyorlar. Oysa anlatacak ne çok şeyin var. Karşı çıkmak istediğin ne çok evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var... Karşı çıkmak istediğin kurallar var. Bilmiyorlar. Bir çığlık yükseliyor, haykırışlar...
"Küçük dünyanız sizin olsun!"
Haykırışlar.
Elektroşoklar.
Serumlar.
Ve derin bir suskunluk.
Susuyorsun...
İyileştiğini zannetmeleri için susman gerekiyor. Susarsan iyisindir, akıllanmaya başlamışsındır. Çünkü farklı şeyler konuşmak, farklı düşündüğünün alametidir, düşünebiliyorsan konuşacak şeyin olur. Düşünmeni istemiyorlar. Düşünmemelisin, çünkü bu topluma düşünmeyen insanlar lazım. Sus, düşünme, aptalı oyna... Susuyorsun.. Konuşmak deliliktir. Konuştuğun kadar işkence görürsün.. Sus... Çıkman lazım buradan; daha gidilecek yerler, görülecek yapılar, binilecek trenler, okunacak kitaplar, isyan edilecek düzenler, konuşulacak insanlar, intihar edilecek günler var. 'Her yirmi dört saat, hem yaşam, hem ölüm.' diyordun. Nice ölümler, nice yaşamlar var önümüzde. Ve gün gelecek Tezer, 'Her şey geçecek, hiç bir şey geçmese de...'
Biliyorum. 'Şimdi sen ölü bir anı olmak istiyorsun. Başka kentlerin başka sınırlarından arıyorsun. Daha uzaklara gitmek istiyorsun.'
Gideceğiz.
Bir pazar çıkıyoruz buradan, yeni yerler görmenin ümidiyle nereye gideceğimizi bile bilmeden düşüyoruz yollara. Yağmurlu bir pazar. Yokuş yukarı çıktığımız arnavut kaldırımlı dar bir sokakta hiç konuşmadan ilerliyoruz. Hava kararmak üzere. Sen zaten yağmuru seversin. Duyumsamıyoruz yağmurun soğuğunu bedenlerimizde. Görülecek hayatlar var bu sokakta.