Osmanlı aydını ve askeri sınıfı, Arap coğrafyasındaki kopuşu izlerken "Bir daha asla" refleksiyle hareket etti. Ancak bu refleks, o dönemde yanlarında duran ve Misak-ı Milli'yi kendi tapusu gibi savunan Kürtleri, sistemin içinde "eritilmesi gereken" bir yapıya dönüştürdü.
Erzurum Kongresi'ne katılan delegelerin listesine bakıldığında; Harput, Hakkari, Siirt, Bitlis, Van ve Erzincan gibi illerden gelen aşiret liderleri ve ulemanın varlığı, Milli Mücadele'nin sadece bir "Türk hareketi" değil, bir "Doğu İttifakı" olduğunu ispatlar.
Bu ittifakın bozulmasının jeopolitik maliyetleri ağır oldu:
Kürtlerin Bölünmesi:
Misak-ı Milli'nin gerçekleşmemesi, Kürt halkını dört farklı devletin (Türkiye, Irak, Suriye, İran) sınırları içine dağıtarak bugün bile çözülemeyen o büyük insani ve siyasi krizi başlattı.
Hafıza Kayması:
Toplum, 1916'daki Arap isyanını "din kardeşliğine ihanet" olarak kodlarken, 1920'lerde omuz omuza çarpıştığı Kürtleri "tehdit" olarak görmeye başladı. Bu, sosyolojik bir "yakın körlüğü" vakasıdır.
Özetle:
İmparatorluğun dağılmasından duyulan korku (Sevr sendromu), devleti kendi asli unsurlarına karşı bile defansif bir pozisyona itti. Araplar "el" olduğu için unutulmaları kolaydı; ancak Kürtler "evlat" olduğu için onlarla yaşanan her gerilim, evin içindeki bir kavgaya dönüştü ve daha derin izler bıraktı.