Bugün masamda olan kitap benim için gerçekten çok kıymetli... Çünkü yazarımız Vartan İhmalyan, edebiyat dünyasında adımlarına hayran olduğum Nâzım Hikmet’le yolları kesişmiş bir isim. Benim için çok büyük değer taşıyan, kalbime dokunan bu insanla bir temasının, ortak bir geçmişinin olması, bu kitaba daha ilk sayfayı açmadan çok büyük bir ilgiyle ve heyecanla başlamamı sağladı. Ve iyi ki de bu yolculuğa çıkmışım diyorum.
Karşımızda sadece bir otobiyografi değil; sürgünlerle, mücadelelerle, sanata ve insana adanmışlıkla geçen fırtınalı bir ömrün samimi bir anlatımı var. Cem Yayınevi'nden çıkan bu eser, İhmalyan'ın Üsküdar’da başlayan çocukluk yıllarından alıp, inandığı doğrular uğruna ödediği bedelleri ve ömrünün büyük kısmını hasretle geçirdiği zorunlu sürgün yıllarını önümüze seriyor.
Kitabın en büyüleyici yönlerinden biri, Vedat Türkali’nin anılarında da sıkça geçen o güzel insanların, Nâzım Hikmet ile Moskova Radyosu’ndaki ortak çalışmaların ve dönemin entelektüel çevrelerinin perde arkasını dürüstçe yansıtması. İhmalyan’ın satırlarında sadece siyasi ya da ideolojik bir anlatı yok; memleket hasretinin, İstanbul özleminin ve köklerinden koparılmış olmanın getirdiği o ince, hüzünlü sızıyı her sayfada hissediyorsunuz. Dönemin figürlerini, dostlukları ve yaşanan zorlukları o kadar abartıdan uzak, içten ve duru bir dille anlatıyor ki, okurken kendinizi adeta o dönemin içinde bir belgesel izlerken buluyorsunuz. "İnsan ne kadar uzağa giderse gitsin, çocukluğunun ve memleketinin kokusunu bavulunda taşır" sözünün adeta canlı bir kanıtı olan bu eser, o ağır ama onurlu bavulun içindekileri döküyor önümüze. Tarihe, biyografilere, edebiyatımızın arkasındaki o dev çınarların gerçek yaşamlarına ve en önemlisi "insan kalma mücadelesine" ilgi duyan herkesin yolunun kesişmesi gereken,