Hatice Aktepe

Kitaba dairlerim...
Puan vermedi·136 syf.··
2026 12. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 27 Şubat 2026 02:46
Yazarın edebiyat öğretmeni olması ve kaleminin niteliğini önceden biliyor olmanın verdiği beklentiyle kitaba başladığımı belirtmek isterim. Çeşitli dergilerde yayımlanan yazılarıyla keşfettiğim yazarda fark ettiğim ilk şey, dili bütün imkânlarıyla kullanmaya çalışan, kelimelerle dağ bayır yuvarlanmayı seven bir kalemle karşı karşıya olduğumu hissetmemdi. Kitabın adıyla başlamak gerekirse: susmak, yeniden doğmak... Yazarın meramı nedir derken buluyor insan kendini. Cevabı kısmen arka kapakta bulup düşünmeye başladım. “Susmanın övüldüğü bir kültürden yazarak alınan intikamdır bu kitap.” Güçlü bir sözlü kültüre sırtını asırlarca dayamış bir coğrafyada susmanın övülür hâle gelmiş olması ve buna yükselen bir isyan… En başta bunu düşünerek başladım kitaba. Susmak neden övülür? Böyle bir kültür nasıl/neden oluşur? Bu bile başlı başına bir mesele. İşin özü, intikamdan ziyade bir başkaldırı kitabı demeyi daha münasip buluyorum kendimce. Susmanın bir yolu varsa, konuşmanın, meramını anlatmanın binbir yolu var; yazmak, çizmek, yüze yansıyan bir ifade ya da bir muhabbetin ortasındaki anlamlı bir suskunluk gibi… Hepsi aslında çok şey anlatır. Susmak gibi görünen her şeyin dile geldiği anlar, durumlar var. Bu kitap bana göre tam da onlara dair bir anlatı. Hem dili bu derece etkili kullanan, yukarıda da belirttiğim gibi kelimelerle dağ bayır yuvarlanan bir yazar neden sussundu? On yedi öyküden oluşan kitap, suskunlukların etrafında örülen; yer yer okurun anlatıcının zihninde ufak ufak dolaşmasına izin veren bir yapıda kurulmuş. Yazarın bilinçli olarak yapıp yapmadığını bilmediğim (bence bilinçli) metindeki ritim; kısa cümleler, gündelik ayrıntılar ve iç monologlarla sağlanıyor. Sanki biri düşünürken sesli konuşuyormuş gibi bir akış var. Bir süre sonra insan, hikâye okumaktan çok
Öykü
Susmak ya da Yeniden Doğmakİsmail Kılınç · Ötüken Neşriyat · 20258 okunma
Reklam
Mark Twain – İnsan Nedir?
Puan vermedi·130 syf.··
2026 4. kitabı
Mark Twain’in İnsan Nedir? adlı metni, başlıktaki soruyu yanıtlamak için değil, adeta bu soruyu geçersiz kılmak için yazılmış gibi. Twain, insanın yüzyıllardır büyük bir gururla sahiplendiği “özgür irade”, “ahlak” ve “özveri” gibi kavramları birer birer sökerek, insanı dış etkilerle çalışan bir düzenek olarak konumlandırır. Bu nedenle kitap, bir insan tanımından çok, insanın kendisi hakkında kurduğu mitlerin yıkımıdır. Twain’in temel iddiası nettir: İnsan, düşündüğünü sandığı gibi özgürce karar veren bir varlık değildir; tersine, “dış etkiler sayesinde çalışan bir otomat”tır. İnançları, tercihleri, ahlaki yargıları ve hatta beğenileri bile dışarıdan gelen uyarımlar tarafından belirlenir. İnsan, kendi zihnini bir üretim merkezi sanır; oysa Twain’e göre zihin bir alıcıdan ibarettir. Hiçbir düşünce kendiliğinden ortaya çıkmaz; her fikir, her dürtü dış dünyadan gelir. Adem ile Havva anlatısına yaptığı gönderme de bu görüşü pekiştirir: Utanç, edep ya da ahlak fikri, insanın içinden doğmaz; dışarıdan gelen “bilgi” ile kurulur. Bu noktada Twain, insanın kendini “düşünen hayvan” olarak ayrıcalıklı bir yere koymasını da reddeder. Düşünme süreci bile mekaniktir; insanın zihinsel işleyişi, diğer hayvanların reflekslerinden niteliksel olarak farklı değildir. İnsan yalnızca daha karmaşık bir makinedir. Bu nedenle Twain, insanın kendi türüne yönelik hayranlığını ironik bir biçimde boşa çıkarır: Kendi yazılımını yazdığını sanan bir varlığın, aslında başkalarının kodladığı bir sistemden ibaret olduğunu öne sürer. Kitabın en rahatsız edici bölümü ise ahlak anlayışına yönelttiği eleştiridir. Twain’e göre insanın övündüğü erdemli davranışların arkasında ulvi niyetler değil, son derece basit bir güdü vardır: “kendi içini ferahlatma.” İnsan yardım eder, fedakârlık yapar, doğruyu seçer;
İnsan Nedir?Mark Twain · Alfa Yayınları · 202118,9bin okunma
Çalınan Dikkat ve Kendi Akışımızı Yeniden Bulmak
Puan vermedi·320 syf.··
2026 1. kitabı
Bir süredir fark ediyorum ki, odaklanmak neredeyse kaybolan bir sanat haline geldi. Johan Hari’nin “Çalınan Dikkat” kitabını elime aldığımda, aslında kendi yaşam pratiğime de ayna tutmuş oldum. Çarpıcı alıntılarından biri hâlâ zihnimde: “İnsanı tatmin etmeyen bir uğultunun içinde, her şeye hızlıca göz gezdirmekle yetiniyoruz.” Bu cümle, aslında günümüzün dijital dünyasında hepimizin nasıl bir bilgi seli içinde kaybolduğunu ve derinleşme fırsatını nasıl yitirdiğimizi özetliyor. Kitap, yalnızca bir eleştiri değil, aynı zamanda bir farkındalık yolculuğu. Örneğin, Hari’nin dile getirdiği gibi “Teknolojinin amacı bizi insanüstü hale getirmek değil, insanlığımızı güçlendirmek” düşüncesi, bana bir boya fırçasının ya da bir müzisyenin çellosunun aslında nasıl insani bir genişleme aracı olduğunu hatırlatıyor. Altını çizdiğim bazı cümlelerde, dikkatimiz, tıpkı bir spot ışığı, bir yıldız ışığı ve en sonunda bir güneş ışığına benzetiliyor ve katman katman nasıl kaybolduğundan bahsediliyor. Kendi hayatımda da fark ettiğim üzere, o spot ışığının giderek zayıfladığını, yıldızların yön göstermeyi bıraktığını ve nihayetinde güneşin bile dikkat dağınıklığı bulutları ardında kaybolduğunu hissetmiyor muyuz? Bir noktada, kitapta bahsedilen “dikkat isyanı” kavramı dikkate değer bir kavram olarak öne çıkıyor. Çünkü bu sadece bir bireysel uyanış değil, aynı zamanda toplumsal bir direniş çağrısı. Dikkatimizin çalındığı bu çağda, belki de en devrimci eylem, odaklanma becerimizi geri kazanmaktır. Hari’nin işaret ettiği “Bir şeyin kullanımını kolaylaştırmak, insanlığın daha iyiye gideceği anlamına gelmiyor” cümlesi, aslında her kolaylaşan şeyin bizi daha iyiye götürmediğini hatırlatıyor. Tam tersine, bazen yavaşlamak, bir kitabın sayfaları arasında kaybolmak ya da sadece bir dostla göz göze
Çalınan DikkatJohann Hari · Metis Yayınları · 20245,3bin okunma
Küçük Şeylere Büyüteç Tutmak
Puan vermedi·132 syf.··
2025 11. kitabı
Rigotti’yle Gündeliğe Dönmek Francesca Rigotti’nin Küçük Şeylerin Felsefesi’ni okurken kendimi sürekli evdeki en basit nesnelere bakarken buldum. Ütü masasına, klavyeye, makarna süzgecine vs. Çünkü kitap insana şunu fark ettiriyor: Hayat büyük meselelerden çok, küçük şeylerin sessizliğiyle kuruluyor. Adorno’dan yaptığı bir alıntıda diyor ki, büyük konuların peşine düşen düşünür, “köpeğin ilkeli davranışına benzer; zira köpek kokuların yoğun olduğu yerde durup hareket edemez.” (s. 77) Bunu okuyunca istemsizce güldüm; çünkü hepimiz bazen o “kokuya tutulmuş köpek” gibi davranmıyor muyuz? Siyaset, toplum, krizler, büyük tartışmalar… Hepsi önemli, ama hepsine aynı anda bakmaya çalışırken günün içindeki küçük ayrıntıları kaçırıyoruz. Rigotti tam da bu kaçırdıklarımızla ilgileniyor. Başka bir bölümde şöyle diyor: “Bu dünya gündelik hayatın tuvalidir.” (s. 78) Bu cümleyi okuduğumdan beri tuval fikri aklımdan çıkmıyor. Mutfakta kaynayan çorba, masanın üzerindeki gölge, klavyenin üzerindeki parmak izi… Hepsi tuvaldeki birer fırça darbesi aslında. Kitapta sık sık adı geçen Vilém Flusser’in şu sözünü de çok sevdim: “Büyük bir kepçe ve kaynayan çorba: İşte dünyanın yaratılış hikâyesinin tamamı budur.” (s. 74) Bu kadar gündelik bir şeyden böyle büyük bir düşünce çıkması bana iyi geldi. Sanki her nesne “beni fark et” diye fısıldıyor. En çok etkilendiğim bölümlerden biri ise Rigotti’nin göç deneyiminden bahsettiği kısımdı. “Benim durumumda da bir nevi ‘göçmen özgürlüğü’ olup olmadığını kendime sormadan edemedim.” (s. 76) Küçük şeylere yönelişin sadece teorik değil, kişisel bir özgürleşme olduğunu hissettim burada. İnsan bazen kendi hayatındaki büyük yüklerden kaçmak için bile küçük şeylere sığınıyor. Sonuç olarak kitapta bahsedilen gündelik hayatın küçük ayrıntıları, düşüncenin en
Küçük Şeylerin FelsefesiFrancesca Rigotti · Notos Kitap · 202183 okunma
Ada, Deniz ve Vicdan
Puan vermedi·208 syf.··
2025 10. kitabı
Okurken, sayfaları tuz ve yosun kokan, dalyan direklerinin gıcırtısını duyduğunuz bir kitap düşünün. Ama daha ilk bölümlerden itibaren fark ediliyor, bu bir ada hikâyesinden çok daha fazlası. Aslında insanın doğayla ve kendi vicdanıyla imtihanı. Kitapta serçelere dair şu cümlede biraz durup düşündüm “Göçücü değildir onlar (serçeler). Kalıcılara özgü yorgunluk akar tüylerinden.” Çok kısa bir cümle, ama anlamı derin. İnsana kendi yorgunluklarını, hep kalmaya, hep tutunmaya çalışırken üzerine sinen ağırlığı düşündürdü. Romanın adıyla özdeşleşen Deli İbram, kitabın kalbi gibi. Herkesin sustuğu yerde konuşan, alaya alınsa da doğruyu söyleyen biri. Onun dünyaya bakışı şu sözlerle özetleniyor: “Deli İbram'a göre, bu hayatın iyi şeyleri yani toprak ve deniz, bir de hayvanlar dünyayı kıvançla doldurmuş. Ama kötü şeyler de -yani insan gibi, gidişken otu gibi- dünyaya adadan yayılmış.” İnsan kötülüğünü bu kadar yalın söylemek, deliliğin mi bilgeliğin mi eseri bilinmez. Ama İbram’ın sesi, roman boyunca adanın vicdanı gibi dolaşıyor. Eczacı Süleyman'ın temsil ettiği kötülüğü çok farklı bir yönüyle anlatışı, farklı bağlamlarda bu konuyu düşünmeye sevk etti beni. Onun kötülüğü bireysel bir öfke ya da hırs değil; daha derin, daha yapısal. Roman bir yerde şöyle der: “Süleyman’ın eli her yere uzanıyordu, ama o eli besleyen kolu kimse görmek istemedi.” Biz de hayatımızda kimi kötülükleri sadece görünen yüzüyle sınırlayıp, arkasındaki “kolu” görmezden gelmiyor muyuz? Kitabın dilindeki sadelik de kayda değer bir yönü. Osman’ın doğumunu anlatırken “Bir bebek doğdu. Sanki ada derin bir nefes alıp verdi.” cümlesini yazıyor. Kısacık bir cümle, ama içinde koca bir ada, bir topluluk, hatta bir gelecek var. Yazar hiçbir süsleme yapmıyor, ama o nefesi insanın ta içine duyuruyor. Ve belki de
Roman
Deli İbram DivanıAhmet Büke · Can Yayınları · 20212,836 okunma
Reklam