Mark Twain’in İnsan Nedir? adlı metni, başlıktaki soruyu yanıtlamak için değil, adeta bu soruyu geçersiz kılmak için yazılmış gibi. Twain, insanın yüzyıllardır büyük bir gururla sahiplendiği “özgür irade”, “ahlak” ve “özveri” gibi kavramları birer birer sökerek, insanı dış etkilerle çalışan bir düzenek olarak konumlandırır. Bu nedenle kitap, bir insan tanımından çok, insanın kendisi hakkında kurduğu mitlerin yıkımıdır.
Twain’in temel iddiası nettir: İnsan, düşündüğünü sandığı gibi özgürce karar veren bir varlık değildir; tersine, “dış etkiler sayesinde çalışan bir otomat”tır. İnançları, tercihleri, ahlaki yargıları ve hatta beğenileri bile dışarıdan gelen uyarımlar tarafından belirlenir. İnsan, kendi zihnini bir üretim merkezi sanır; oysa Twain’e göre zihin bir alıcıdan ibarettir. Hiçbir düşünce kendiliğinden ortaya çıkmaz; her fikir, her dürtü dış dünyadan gelir. Adem ile Havva anlatısına yaptığı gönderme de bu görüşü pekiştirir: Utanç, edep ya da ahlak fikri, insanın içinden doğmaz; dışarıdan gelen “bilgi” ile kurulur.
Bu noktada Twain, insanın kendini “düşünen hayvan” olarak ayrıcalıklı bir yere koymasını da reddeder. Düşünme süreci bile mekaniktir; insanın zihinsel işleyişi, diğer hayvanların reflekslerinden niteliksel olarak farklı değildir. İnsan yalnızca daha karmaşık bir makinedir. Bu nedenle Twain, insanın kendi türüne yönelik hayranlığını ironik bir biçimde boşa çıkarır: Kendi yazılımını yazdığını sanan bir varlığın, aslında başkalarının kodladığı bir sistemden ibaret olduğunu öne sürer.
Kitabın en rahatsız edici bölümü ise ahlak anlayışına yönelttiği eleştiridir. Twain’e göre insanın övündüğü erdemli davranışların arkasında ulvi niyetler değil, son derece basit bir güdü vardır: “kendi içini ferahlatma.” İnsan yardım eder, fedakârlık yapar, doğruyu seçer;