İlim Yayma Cemiyeti'nin Kurucuları ve Kuva-yı Milliye.
Puan vermedi·320 syf.·
2026 1. kitabı
"İkinci Dünya Savaşı sonrası konjonktüründe sağcıların (milliyetçi ve muhafazakarların) iki temel meselesi vardır. Birincisi tek parti dönemi ve onun din politikasıdır. Bilindiği gibi Kemalist dönem dini, eğitimden ve kamusal alandan çıkarmışlardır. "Türk-İslam geçmişimiz ile olan bağlarımızı koparmışlardır. Tekke ve zaviyeler kapatılmıştır. Ümmetimiz Frengin bağrımıza sapladığı laikliğin acısıyla inlemektedir." Bu batı taklitçisi "ihanet" Tanzimat ile başlamış, Meşrutiyet ile devam etmiş, Cumhuriyet ile neticelenmiştir. (Mason Komplosu) İşte böylelikle milletin cevheri, maneviyatı kaybolmuştur. İşgal orduları bile bu kadar zarar verememiş bize... Ne diyordu Nurettin Topçu? "Milletimin istiklalini kazandım, mektebimin istiklalinden vazgeçtim diye övünmek sade bir vatan katiline yakışırdı." İkinci tehlike de komünizmdir ki müsebbibi de yine tek parti yönetimi ve onun din politikasıdır. Kemalistler milletin özünü tahrip etmeseymiş sosyal kalkışmalar, goministler, anarşistler olmayacakmış... Efendim "Yoldaş İsmet" milletin ahlakını bozmuş, hümanizma saçmalığını genç dimağlara zerk etmiş, insanımızı komünist yapmıştır. Aydınlanma, hümanizm, laiklik, materyalizm, pozitivizm falan bunlar pek de hayırlı şeyler değil sağcılar için. Üstüne üstlük Sovyet tehdidimiz de var... Klasik milliyetçilik ile komünizmin durdurulması mümkün değil. Maneviyat lazım bize. Aydın din adamlarının yaratacağı mukaddes ve altın bir nesil. Asım'ın nesli... Bu güzel insan neslinin harcını da Necip Fazıl Kısakürek, Nurettin Topçu gibi insanlar karacaktır. Yani elimizde pozitivist, hümanist, materyalist Kemalist zihniyetin sebep olduğu bir maddi-manevi enkaz var. Bu enkazı da İslamizasyon kaldıracaktı tabii ki. Manevi kalkınma şiarı dillerden düşmeyecektir sağ cenahta. Hatırlayalım, Adnan
Tarih
Milliyetçi Muhafazakâr Neslin ÇatısıMehmet Güldal · İletişim Yayınları · 20253 okunma
7/10
·175 syf.··
2025 6. kitabı
Propaganda… Çoğu insan bu kelimeyi duyduğunda aklına yalanlar, manipülasyonlar ve karanlık siyasi oyunlar gelir. Ama gerçekten bir soru var: Ya propaganda sandığımızdan çok daha derin bir şeyse? Ya sadece insanları kandırmak için değil, modern toplumun çalışabilmesi için gerekli bir mekanizmaysa? Edward Bernays tam olarak bunu savunur. Ona göre propaganda, modern dünyanın görünmeyen işletim sistemidir. Ve belki de en rahatsız edici fikir şu: Biz düşündüğümüz kadar özgür değiliz. Bernays’e göre toplum, aslında perde arkasındaki küçük ama etkili bir grup tarafından yönlendirilir. O buna “görünmez hükümet” der. İlk bakışta bu fikir abartılı gelebilir. Ama günlük hayatını düşün: Ne yiyeceğine, ne giyeceğine, hangi markayı seçeceğine ya da hangi siyasi görüşe yakın hissedeceğine karar verirken gerçekten tüm seçenekleri analiz ediyor musun? Yoksa sana sunulan seçenekler arasından mı seçim yapıyorsun? İşte Bernays’in iddiası tam olarak burada devreye girer: Sen seçim yaparsın, ama seçenekleri sen belirlemezsin. Bu noktada işin psikolojik boyutu ortaya çıkar. Bernays, insanların rasyonel varlıklar olmadığını savunur. Ona göre çoğu kararımız bilinçli düşünceden değil, bilinçaltındaki arzular ve dürtülerden doğar. Bu fikir, Sigmund Freud’un psikanaliz teorilerine dayanır. Yani bir ürünü satın alırken aslında “Bu iyi mi?” diye sormayız; “Bu bana ne hissettiriyor?” diye sorarız. Bir araba sadece bir ulaşım aracı değildir; güçtür, statüdür, özgürlüktür. Bir ürünün değeri, onun fiziksel özelliklerinden çok, yüklenen anlamla ilgilidir. Propaganda da tam olarak bu noktada çalışır: Ürünleri değil, anlamları satar. Aslında propaganda yeni bir şey değildir. İnsanlık tarihi boyunca var olmuştur. Antik çağlarda hatipler insanları sözleriyle etkilerdi, dinler ve ideolojiler kitleleri
PropagandaEdward Bernays · Ig Publishing · 2004195 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
10/10
·
Beğendi
Sokrates tanrılara inanmadığı ve gençleri kötü etkilediği söylenerek suçlanıyor. Kitapta ise bu mahkeme esnasındaki savunması sade bir dille anlatılıyor. Sokrates'e göre gerçek ve bilgili insan, bilmediğini bilen insanmış. Sürekli olarak değişen, yenilenen ve gelişen bir varlık olan gerçek bilgiye çok önem veriyor. Yaşamda sadece bir iyi var diyor; bilgi, sadece bir kötü var diyor; cehalet. Cahil insan kendinin bile düşmanıdır ve kötülüğün kaynağı yanlış bilgi ya da bilgisizliktir. Bilge kişi gerçeği savunur. Onun görevi insanları uyandırmak maksadıyla tanrılar tarafından gönderilmesi ve, "kim, ne zaman, nerede, niçin, nasıl, neden" sorularını sorup yanıt aratmak, bu sorularla sorgulama yapmalarını sağlatmakmış. Devlet adamları, politikacılar, şairler, hatipler sokratesin bu şekilde olmasını kendi egolarına karşı bir tehdit olarak görüp kin duyuyorlar, iftira ve çekememezlikleri sonucunda ise düşman oluyorlar. Fakat kurbanların sonuncusu sadece sokrates olmayacaktır. Hatta kitaptan bir alıntıda kendisini ilginç bir şekilde tasvir ediyor; "Tanrının devletin başına musallat ettiği bir at sineği olarak". Uyuyan bir toplumu her gün, her yerde dürtüp bir ses gibi peşini bırakmıyor. Toplum belki de ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi bilmezlerin öğüdüne uyarak, sokratesi kolayca öldürebileceğini zannediyor ve tanrı onlara acıyıp başka bir at sineği gönderinceye kadar hayatlarının geri kalanında yine uykuya dalmaya devam ediyorlar. Bu nedenle Sokrates, yalnızca yargılanan bir adam değil, toplumu uyandırmaya çalışan ve susturulmaya çalışılsa bile düşüncenin asla susturulamayacağını gösteren ölümsüz bir vicdan ve erdem göstergesi olarak karşımıza çıkmaya devam ediyor.
Felsefe
Sokrates'in SavunmasıPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202564,7bin okunma
“Hikmetin Sesinde Bir İmparatorluk: Retorik”
10/10
·256 syf.··
Beğendi
·
2025 95. kitabı
Belagat . Sözün altın terazisi, düşüncenin kılıcı, insanın iç alemine açılan gizli kapı. Sesi taşıyan hava değil, niyettir; dinleyeni etkileyen harf değil, fikrin ağırlığıdır. Aristoteles’in Retorik’i bu hakikati nesillerin alnına mühürleyen eserdir. Hani bazı kitaplar olur, sadece okunmaz; insanın düşüncesine törenle girer. İşte bu, onlardandır. Aristo, bize önce şunu söyler: Bir fikir, isterse gök kubbeyi titretsin, usulü yoksa gücü yarım kalır. Söz, ancak hakkını bulduğunda hükümdarlık eder. Retorik, yalın bir “ikna etme tekniği” değildir; ruh ve akıl disiplinidir. Hilekar hatiplerin değil, doğruyu adım adım inşa edenlerin yoludur. Yani lafları süsleyip içini boş bırakanların değil, hakikate sadık kalanların sanatıdır. Üç Sütun: Ethos, Pathos, Logos Aristoteles üç temel taşı koyar; yıkılmaz bir mimari gibi. Ethos: Konuşanın karakteri. Güvenilmez adamın parlak sözü bile değersizdir. Roma’da hatipler önce “kim olduğunla” sınanırdı; kelamın erdemi şahsiyetin gölgesinden büyür. Bugün hala böyledir; internet bağırır, herkes konuşur ama güvenin sesi çok az çıkar. Ethos, belagatın omurgasıdır. Pathos: Dinleyenin ruhuna dokunuş. Aristoteles duyguyu bir araç değil, bir güç olarak görür. Bir insanı harekete geçiren şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, kalbin kıvılcımıdır. Fakat o kıvılcım, kontrol edilmezse manipülasyona döner. Aristo burada ustalık ister: duyguyu kullan ama ona esir olma. Halkın coşkusunu ateşle, fakat körleştirme. Denge… her zaman denge. Logos: Mantığın merdiveni. Kanıtsız iddia, kemiksiz beden gibidir. Aristo insan zihninin en soylu silahını kutsar: düşünceyi. Argümanlar yalnızca bağırarak değil, kurularak kazanılır. Delil, çıkarım, örnek… Bir sav, sağlam temele oturmazsa uçurumdan düşer. Bugün hala her ciddi tartışmanın kalbi burada atar. Kitabın
Felsefe
RetorikAristoteles · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20191,682 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2025 4. kitabı
​"Çünkü onun tek ve gerçek tutkusu vardır: Merak, yani entrika ve iktidar oyunu. O, olayların içinde görünmeyi sevmez, olayların arkasındaki ipleri tutmayı sever; o, iktidarın kendisine sahip olmayı değil, iktidara sahip olanı yönlendirmeyi, yani iktidarın da iktidarına sahip olmayı ister." Stefan Zweig - Joseph Fouché: Bir Politikacının Portresi Günümüz haberlerini izlerken hiç şunu düşündünüz mü: Bazı siyasetçiler nasıl oluyor da her devirde, her iktidar değişiminde ayakta kalmayı başarıyor? Hatta sadece ayakta kalmıyor, hep gücün tam merkezinde yer alıyorlar. Sanki hiçbir ilkesi, hiçbir sadakati yokmuş gibi görünen bu insanlar, bukalemun gibi renk değiştirerek her fırtınadan nasıl daha da güçlenerek çıkıyor? ​İşte kitap, tarihin gördüğü en büyük siyasi bukalemunun, bu sorunun vücut bulmuş halinin hikayesini anlatıyor. ​Biyografi türünü genelde nasıl biliriz? Doğdu, yaşadı, büyük işler başardı ve öldü... Odak noktasında da hep o bildiğimiz kahramanlar, dâhiler veya ikonik liderler vardır. Ama bu kitap, bu kalıbı tamamen yıkıyor. ​Çünkü bu biyografi, tarih kitaplarının bize öğrettiği büyük idealler, kahramanlar ve devrimler anlatısını yerle bir ediyor. Zweig bize sarsıcı bir şey söylüyor: Tarihi asıl şekillendirenler; büyük hatipler ya da cesur komutanlar değil, Fouché gibi gölgelerde kalıp sessizce ipleri elinde tutan, ahlak ve vicdan gibi duyguları birer yük olarak gören adamlardır. ​Fouché'nin hayatı, akıl almaz bir ihanetler ve hayatta kalma sanatıdır. Düne kadar bağlılık yemini ettiği Kral'ın kellesini isteyen en radikal devrimciye dönüşür. İnsanları giyotine yollarken terör estirir. Sonra, devrimi bitiren Napolyon'un en güvendiği adamı, korkunç gizli polis teşkilatının beyni olur. Napolyon devrilince ne mi yapar? Bu sefer yerine gelen Kral'a hizmet etmekte
İnsan ve Duygular
Joseph FouchéStefan Zweig · Can Yayınları · 2007884 okunma
Puan vermedi·104 syf.··
Beğendi
·
2025 38. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 26 Temmuz 2025 13:39
Euripides'in kaleminden çıkan Orestes, sadece bir intikam hikayesi değil; insanın içindeki karanlıkla, kalabalıkların körleşmiş yargısıyla ve adaletin kırılgan doğasıyla da yüzleştiğimiz güçlü bir tragedya. Euripides'in dili çok güçlü, zaman zaman bir iç monolog gibi, zaman zaman sorgulayıcı ve sarsıcı! Okuma boyunca hissettiğim şey biraz hüzün, biraz boşluk ve sorgulamaydı. Orestes'in annesini öldürmesiyle başlayan olaylar silsilesi suç ve toplumsal yargının çatışmasını gözler önüne seriyor. Kalabalıkların kolayca yönlendirilebilmesi, yargılamada aceleci davranmaları ve herhangi bir araştırma dahi yapılmadan doğrudan suçlu ilan edilmesi ve bu hükmün topluca ve düşünülmeden yapılması oyunun en çarpıcı taraflarından biriydi bence, bazen topluluklar, sorgulamadan, düşünmeden bir kararı alkışlayabiliyor ya da aynı hızla cezalandırabiliyor. Euripides'in Orestes'i bu yönüyle modern zamanlara da göz kırpan bir eleştiri sunuyor aslında çünkü; insanların öfke ve korkuyla nasıl acımasızlaşabildiğini ve manipülasyona ne kadar açık olduğunu görmek günümüz toplumu için de, hala geçerli bir tema olmayı sürdürmekte maalesef. Oyundaki bazı karakterlerin bana yansımasını ise şöyle anlatabilirim: Elektra'nın biraz kırgın ama dimdik duruşu, Orestes'in gelgitlerle örülü iç dünyası ve ikilemleri, Pylades'in sadakati... Oyun; sevgi, ölüm, intikam, dostluk, adalet gibi derin diyaloglar ve yüzleşmeler içeriyor. Orestes'in özgürlüğe kavuşmak uğruna Helene'in kızını ve Helene'i öldürmeyi düşünmesi beni biraz sarstı açıkçası. Helene'in kızı masum, Helene ise suçu varsa dahi yargı merci Orestes değildi. Buna hakkı var mıydı mesela? İşte bu da sorgulanması gereken başka bir katman. Kitapta çok hoşuma giden bir alıntı ile noktalamak istiyorum incelememi: "Kötü düşünceli ama tatlı dilli
OrestesEuripides · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2021545 okunma