Kur’ân ayarında bir kitap meydana getirmeye asla gücünüz yetmeyecek; Kur’ân’ın meydan okuması ve sizin bu meydan okuma karşısındaki acziyetiniz kıyamete kadar sürecektir. Bu kitabın bir insan ürünü olamayacağını, insanüstü bir kaynaktan geldiğini iyice anladıktan sonra yine de iman etmemekte diretirseniz, kendi ellerinizle kendinizi cehennem ateşine mahkûm etmiş olacaksınız. O cehennem ki, yakıtı insanlar ve taşlardır. Yani o ateşe sadece inkârcılar atılmayacak; aynı zamanda o taptıkları putlar da –taştan başka bir şey olmadıkları gösterilmek üzere– onlarla birlikte ateşin yakıtı olacaklardır. Zira cehennem, taşları ve kayaları dahî yakıp kavuracak derecede müthiş sıcaklığı olan bir ateştir. İslâm davasını yok etmek için her yolu deneyen müşrikler, bu meydan okuma karşısında sessiz kaldılar, cevap veremediler. Oysa Kur’ân ayarında bir kitap, hiç değilse bir tek sûre yazabilselerdi, Peygamber’i susturup iddiasını çürütecek, böylece canlarını, mallarını ve evlâtlarını fedâ ettikleri uzun ve meşakkatli bir mücadeleye katlanmak zorunda kalmayacaklardı. Üstelik aralarında meşhur şairler, hatipler, edîpler bulunuyordu. Buna rağmen Kur’ân’a nazire yapmaya teşebbüs dahî edemediler. Çünkü onun insanüstü bir kaynaktan geldiğini biliyor, ama kibir ve inatları sebebiyle hakikati inkâr ediyorlardı. Eğer Kur’ân’ın benzerini meydana getirmeye güçleri yetseydi, elbette bunu yaparlardı. Fakat yapamadılar ve kıyamete kadar da asla yapamayacaklar! Kur’an-ı Kerim’in, onların böyle bir şey yapamayacaklarını açıkça belirtmesi ve geleceğe dair verdiği bu haberin aynen gerçekleşmiş olması, hiç kuşkusuz başlıbaşına bir mucizedir. Ey insanlar! Bu meydan okuma karşısındaki acizliğiniz, Kur’ân’ın bir insan veya topluluk tarafından uydurulmuş olduğuna dair şüphelerinizi gidermeli ve onun
1000Kitap
Kabirlerde ne var
Dini Felsefi Sohbetler Onun gözünde gördüğüm hayali damlalar benim gö-zümde hakikat şeklini aldı. Kabrinin yanına oturdum. Bu esnada bir çok hallerin, bir çok fikirlerin zebûnu ol-dum. Aradan yarım saat geçti. Üzüntüm biraz hafiflədi. Kabristana. koyu servilerin koruyucu gölgesine sığınan o yokluğu haber veren sahaya, canlıca bir nazar fırlat-tım ne olursa olsun dedim. Merak gidermek için bütün mezarları açtım. Ne göreyim? Asli bütünlüğüne halel gelmeksizin kafes halinde uzanmış vücutlar, dağılmış kemikler, yeni kokmağa başlamış bedenler, onlardan sızan muhtelif mayilerle rengarenk olmuş kefenler, masum ço-cuklar, hevesini alamamış gençler, çökmüş ihtiyarlar, anasına hasret giden evlatlar, evladına doymadan hayata veda eden analar, canından sökülen son hasretli bakışı servet ve sâmânında çakılıp kalan zenginler, belâ zindanından kurtulmuş gibi kabre can atan fakirler, sabahleyin zevk ve safalarıyla meşgul iken, öğleden sonra kendilerini orada bulan bîçareler! Mahşerin bir örneği olan bu ölüler sergisini görünce dehşet içinde kaldım. Bu manzaradan hasıl olan teessür beni epeyce sarstı. Fani cesetleri tamamen çürümüş olan-lar tabii bu hesabtan hariç idi. Bir avuç toprakta bin vücudun dağılmış hissesi olduğunu düşündüm. Kabristanın kenarından doğru yola çıktım. Kendi kendime diyordum ki: Kabristan ne büyük ibret dershanesidir. Onun derin sessizliğindeki yüksek ifade gücü, en güzel konuşan hatiplerin belâgatlarından daha tesirlidir. Sihirli ifadeleriyle insanlar üzerinde istedikleri gibi tasarruf icra eden büyük hatipler (Büleğā), taşların konuşan lisanı karşısında sessiz taş gibi kalır. Evet! Hayatın coşkun nehri insanların bütün amel ve ihtiraslarını sürükleye sürükleye, nihayet, şu zifiri karanlık çukurlara tıkıyor. Ölüm, o amansız trajedi tûl-i emel (Tükenmez hırs ve arzu) denilen
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Din, birilerinin kazanç kapısı ya da bir rekabet alanı değil, hayatın tam merkezinde duran bir ahlak pusulasıdır. Kutsal kitabı sadece seslerin yarıştığı bir sahneye meze etmek, onun ruhuna ve asıl gönderiliş amacına sırt çevirmektir; bize güzel sesli hatipler değil, o ilkeleri hayatına dürüstlükle yansıtan samimi insanlar lazımdır. Yoksullara ve çaresizlere sadece öte dünya vaatleri satarak bu dünyadaki haksızlıkların üstünü örtenler, dinin asıl sahibi değil, ancak emanete hiyanet edenlerdir. Kimse ilahi kelamı kendi mülkü gibi kullanamaz; çünkü inanç bir zümrenin çıkar aracı değil, tüm insanlığın ortak vicdanıdır.
Din
Kısa bir kesit
Miraç anlatılarında (hadislerde), bizzat erkeklerin ağırlıklı olduğu veya her iki cinsiyeti de kapsayan şu sahneler zikredilir: Zina Edenler: Bir sofrada taze ve güzel etler dururken, gidip kokuşmuş leşleri yiyen bir topluluk gördü. (Burada hem erkekler hem kadınlar zikredilir). Konuşmasıyla Fitne Çıkaranlar: Dilleri ve dudakları ateşten makaslarla kesilen insanlar gördü (Alimler, hatipler ve fitne çıkaran erkekler için bir uyarıdır).
EŞKIYÂ-YOL KESENLERİN PİRİ İBLİS ve HEMPÂLARI...
(...) Geçmişte suça karışan insanlar, eğer cezasını göze alamıyorlarsa, dağa çıkarlarmış. Eşkıyâ olurlarmış. Aslında "eşkıyâ" kelimesi tıpkı "evliyâ" gibi bir şeyin çoğulu. Tekili şakî. Mânâsı: Yol kesen. "Şak" kelimesiyle etimolojik bir bağı var mı bilmiyorum. Biliyorsunuz "şak" Arapça "yarmak" da demek. Belki gidişlere-gelişlere engel oldukları için, yâni bir nev'i yolu yardıkları için, bu isim verilmiştir. Allahu'l-a'lem. Risale-i Nur'da "katıuttarik" veya "katiüttarik" şeklinde geçiyor ki yine aynı mânâya gelmektedir. İlk Dönem Eserleri'nde iki yerde istimal ediliyor bu kelime: 1) "Ey gafil! Eğer ölümü öldürebilirsen, zevali dahi dünyadan izale edebilirsen ve acz ve fakrı beşerden kaldırabilirsen ve katiüttariklik yapmak için zihayatın, hususan insanın ebede giden yolunu seddedecek bir çare bulmuşsan, dinden istiğna ve dinin şeairini terk etmeye insanları davet edebilirsin." 2) "Ey gafil ve sarhoş! Eğer bu mecburî seferden beni halâs edecek bir çare bulmuşsan, söyle. Fakat bulduğun çare kàtiüttariklik olmasın. Çünkü inkâr ve dalâlet, ancak kabrin ağzında zulümat-ı adem-âbâdda sukûtu kabul demek olduğundan, şu kàtiüttariklik çok defa uzun seferden daha müthiş ve daha korkunçtur. Madem çaresi yok, öyleyse sus! Tâ Kur'ân-ı Hakîm dediğini desin." Gelelim şimdi en meşhuruna. Yâni 1. Söz'de geçtiği şekline: "İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazı idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: Ben filân reisin ismiyle gezerim. Şakî def olur gider, ilişemez." __Eh, evet, yol kesmenin tabiatında "gidecek yeri kalmamak" var. [...] Suçunuzun bedeliyle yüzleşmek istemediğinizde yolunuz "yol kesmek" oluyor. Öyle ya:
Tefekkürât
Ezansız Semtler
Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköyü, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerde ki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler? İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet hâlinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’ân’ın sesini işittiler, bir raf üzerinde duran Kitâbullâh’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gül yağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular. Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenîleşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler, yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez. .... Ah! Büyük cetlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri