• Bu kitap Atatürk'ün hayatını anlatıyor.
    Çocukluğu, öğrenim hayatı, askeri başarıları, çektiği eziyetler, siyasi başarıları, inkılapları , Cumhuriyet'i ilan edişi, ülkesi ve halkı için yapmış olduğu çalışmaları, geleceği görüşü, hakkında bilinen ve bilinmeyen bir çok yanını bu kitaptan öğrenebilirsiniz.
    Atatürk'ün hayatını bir yabancının elinden okumak isteyenler için güzel bir kitap. Yazar ayrıca Atatürk aşığıdır.
  • "Sultan ya da krallar, köleler ve budalalar içindir! Türk halkının ne sultana ne halifeye ne de krala ihtiyacı var."
    M. K. Atatürk
    Ray Brock
    Sayfa 335 - Yakamoz
  • Punta'da bayram vardı… Yunan ordusu pasaport'tan karaya çıkmış, İzmir metropoliti Hrisostomos etekleri zil çala çala koşmuş, haçıyla takdis edip, “evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız” diyerek yere kapanmış, toprağımıza ilk ayak basan Yunan albayının çizmelerini öpüyordu.

    *

    Aniden, uzun boylu, siyah takım elbiseli bir delikanlı fırladı ortaya… Elinde revolver tabir edilen toplu tabanca vardı. Bastı tetiğe, trak trak trak! Efsun alayının sancaktarı karpuz gibi düştü atının sırtından… Kahkahaları suratlarında dondu. Baktılar ki, tek başına, sarıverdiler etrafını, ilk süngüyü iman tahtasına sapladılar, sonra neresine denk gelirse orasına… Hasan Tahsin'di o. Henüz 30'unda.

    *

    Böyle başladı macera.

    *

    Hükümetimiz hâlâ işgali yalanlıyor, “bu tür şayialara ehemmiyet vermeyin” diyordu. Mustafa Kemal ise “vakit tamam” demişti, “Anadolu'ya geçiyoruz.”

    *

    Ateşten gömleği giymişti ulus, aktı gitti, aylar yıllar, canlar… Takvimler 30 Ağustos 1922'yi gösterdiğinde, yer gök yarılıyordu. Yüzbaşı Kanellopulos, hatıra defterine çaresizce şunları yazıyordu: “Türk topçusu susmuyor, titreyerek güneşin batmasını bekliyoruz.”

    *

    Onun batmasını beklediği güneş, bizim için doğuyordu.

    *

    Kudurmuştu Ali Kemal… Efendilerinin büyük gazetecisi! Köşesinden kin kusuyordu. “Bu millici mahluklar kadar başları ezilesi yılanlar hayal edilemez, düşmanlar onlardan bin kere iyidir” diyordu.

    *

    O “mahluk”lardan biriydi, İzmirli süvari teğmen Yıldırım… 18 yaşındaydı. Vurulmuştu. 40 derece ateşli olmasına rağmen, hastaneden kaçmış, cepheye koşmuş, bugün kendi adını taşıyan Küçükköy İstasyonu'nu almaya çalışırken, son nefesini vermiş, bahçesine gömülmüştü.

    *

    Yıldırım toprağa düşerken, 30 kadar Yunan askeri, savunmasız Kuzuluk Köyü'ne girdi. Gözleri Fatma'ya takıldı. 15'indeydi. “Taze incir gibi” dediler, sırıtarak… Kaçtı Fatma, evine kapandı, kapıyı kilitledi. Omuzladılar. Açılmadı. Yakalım dediler, evi yakalım, nasıl olsa çıkar. Çaktılar kibriti, alev alev… Çıkmadı kardeşim. Çıkmadı Fatma.

    *

    Teğmen Şevket, Uşak'tan geçiyordu o sırada… Sakarya'da şehit düşen Yüzbaşı Basri'nin anacığı yakaladı kolundan, “Basrim nerde?” diye sordu. İçi çekildi Şevket'in, boğazı düğümlendi. “Arkadan geliyor ana” dedi. Söyleyemedi gerçeği… Ve, ömrünün sonuna kadar unutamadı bu yalanını, “kendimi asla affetmedim” diye yazdı, o güne dair hatırasını.

    *

    “Bedelli askerlik” yoktu o zamanlar. Zenginse canı sağolsun, garibansa vatan sağolsun denmiyordu. Albay “deli” Halit, belinin sağ tarafında “namuslu” dediği tabancasını, belinin sol tarafında “namussuz” dediği tabancasını taşıyordu. İşgalciye “namuslu”yla sıkıyor, işgalciden korkup kaçana “namussuz”u gösteriyordu, “tercih senin yiğidim” diyordu, “istersen buyur kaçmaya çalış!”

    *

    Deli'ren biri daha vardı. İstanbul'daki işgal kuvvetleri komutanı general Charpy, öfkeden deliye dönmüştü. Elindeki haritayı yırttı, fırlattı attı, “bu hızla yarın İzmir'e girerler” dedi. İnanamıyordu. 250 bin kişilik devasa ordu, Fahrettin Altay'ın süvarileri tarafından darmadağın edilmişti. Hayalet gibi, bi ordan bi burdan çıkıyorlar, birliklerin arasına dalıyorlar, hızar gibi biçiyorlar, blok halinde hareket etmesi gereken orduyu, lokma lokma bölüyorlardı.

    *

    Kaçıyordu Yunan.
    Ecel peşlerinde.

    *

    Ve, 9 Eylül… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında. Bornova'dan boşaldılar aşağıya, dörtnala… Sonradan adı Kahramanlar olan semte geldiler. Ödenecek bedel vardı daha… İkinci tümen dördüncü alaydan Konyalı Mehmet, Akşehirli Hakkı, Avanoslu Ahmet, son şehitler… Bugün anıtları var orada. “Vatan ve Namus” yazıyor altında.

    *

    Yüzbaşı Şerafettin, teğmen Ali Rıza, teğmen Hamdi, bismillah ilk iş, koştular Hasan Tahsin'in düştüğü yere, hükümet konağının alnı kabağına diktiler al sancağı… Minarelerden ezan sesi yükselirken, Belkahve'deydi Mustafa Kemal, İzmir'i seyrediyordu.

    *

    İşgal edildiği gün, bir ulusun kurtuluş savaşını başlatan, işgali sona erdiği gün, o ulusun kurtuluş savaşını sonlandıran… Dünyada bu özelliğe sahip tek şehir… İzmir'i seyrediyordu.

    *

    Nif'te kendisi için hazırlanan bağevine gitti. Tek kat, taş, penceresiz, gaz lambasının ışığıyla aydınlanan, buram buram Ege kokan bağevine… Yorgundu. Yemek getirdiler. Yemedi. Cıgara çıkardı. Kahve istedi. “Biliyor musun İsmet” dedi… “Bir rüya görmüş gibiyim.”

    *

    Karabasanla başlayan, 3 yıl 3 ay 22 gün süren, mucizeyle biten bir rüya… Çiçekler açıyordu İzmir'in dağlarında.

    *

    Karşıyaka'ya Alsancak'a Kadifekale'ye dalan süvarilerimiz, gözlerine inanamıyordu bu arada… Bütün şehir ay-yıldızlı bayraklarla donatılmıştı. Adeta “gelincik tarlası”na dönmüştü. Ne var bunda şaşılacak derseniz… İşgal edilir edilmez, evler didik didik aranmış, bütün bayraklara süngü zoruyla el konulmuş, ibreti alem için sokaklarda yakılmıştı. E, şimdi bu kadar bayrak nerden çıkmıştı?

    *

    Vaziyet kısa süre sonra anlaşıldı. 3 yıldır yokluk içinde yaşayan İzmirli kadınlar, bütün eşyalarını yok pahasına satmış, beyaz patiskalarını, kırmızı masa örtülerini saklamış, asla satmamış, yarıdan keserek, komşularıyla değiş tokuş etmiş, sabırla o geceyi beklemişti. O gece, 8 Eylül 1922'ydi. Çıkardılar sandıklarından, kırmızı'nın üstüne beyaz ay-yıldız'ı diktiler… Denizi kız, kızı deniz kokan İzmir'in, kadınlarının bayrağıydı onlar.

    *

    Bir tanesi mesela… Namazgahlı Sırriye teyzenin 8 Eylül gecesi dikip, 9 Eylül sabahı penceresine astığı bayraktır. O bayrak bugün, değerli ağabeyim, İzmir'in gururu, Yaşar Aksoy'dadır. Kutsal emanettir.

    *
    Yılmaz Özdil
  • MUSTAFA KEMAL: "ON DÖRT GÜNDE DÜŞMANI DENİZE DÖKERİM!"

    Mustafa Kemal Paşa, annesinin elini öpüp vedalaşırken, "Bir çay ziyafetine gideceğini" söylüyordu.
    Zübeyde Hanım oğlunun çizmelerine, üniformasına bakınca, çay ziyafetine gidiyor gibi bir halinin olmadığını düşünmüştü.
    Mustafa Kemal gittikten sonra Bölge Komutanlığına telefon ederek, Paşa'nın nerede olduğunu sordu. "Çay ziyafetinde Efendim," yanıtını verdiler.
    "Hayır" dedi Zübeyde Hanım kendi kendine. "Savaşa gitti, biliyorum."
    Oturdu, oğluna kısa bir mektup yazdı.
    "Oğlum seni bekledim, gelmedin. Çaya gittiğini söylemiştin bana. Ama cepheye gittiğini biliyorum. Senin için dua ettiğimi bilmeni isterim. Savaşı kazanmadan geri gelme."
    *
    Mustafa Kemal o akşam, yakın arkadaşlarıyla, Ankara dışında bir yerde yemek yedi. Cephede bulunduğu sürece içki içmeyeceği için birkaç kadeh içki de aldı.
    Arkadaşlarıyla vedalaşırken, elini omzuna koyduğu kişiye şöyle dedi:
    "Şimdi buradan doğruca cepheye gidiyorum. Saldırıyı başlatmak üzere..."
    İçlerinden biri:
    "Paşam, ya kazanamazsanız?" diye endişesini belirtti.
    "Ne diyorsun sen? Saldırının başlangıcından on dört gün sonra, düşmanı denize dökmüş olacağım!"
    Trene binecek yerde, o gece Tuz Gölü üzerinden Konya'ya gitti. Konya'ya varınca, orada olduğu bildirilmesin diye telgrafhaneye el koydu.
    *
    25 Ağustos akşamı, Mustafa Kemal, İsmet Paşa'nın kaleme aldığı bir savaş emri çıkardı: Kıtalara iletilen bu emirde, "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri!" deniyordu.
    *
    26 Ağustos sabahı, gün doğumuna bir saat kala Gazi Paşa atıyla, yumuşak eğimli tepeye doğru ilerliyordu. Savaşı buradan yönetecekti. Bir sıra erler ellerindeki fenerlerle, bayırlardaki atlara ışık tutuyor, koşumlarını aydınlatıyorlardı.
    Mustafa Kemal düşüncelere gömülmüş, konuşmuyordu. Gözlerini ufka, doğuya dikmişti. Biraz sonra ufukta gün ışığı belirdi. Anadolu toprakları aydınlanmak üzereydi. Aynı anda gök gürültüsünü andıran topçu baraj ateşi başladı. Yunanlılar uykularından uyandı. Kimi Yunan subayları, geceleyin baloya gitmiş, sabaha karşı dönmüşlerdi.
    Mustafa Kemal bütün paşalara, birliklerini cephe hattından yönetmelerini emretmişti.
    Savaş kanlı oldu, ama kısa sürdü. Saatler dokuz buçuğu gösterirken iki hedef dışında, bütün hedefler Türklerin eline geçmişti.
    *
    Mustafa Kemal Paşa, üstleri açık bir dizi otomobilin başında İzmir'e girdiğinde, takvimler 10 Eylül'ü gösteriyordu. Paşa'nın geçtiği yollar defne dallarıyla süslenmişti. Konvoyu korumakla görevli bir süvari alayı, onları şehrin kapısında karşıladı. Alaydaki erlerin yüzleri adeta çökmüştü. Çünkü erler dokuz günden beri at sırtındaydı. Saldırının başlangıcında askerlere bol bol yiyecek vaat edilmişti; ancak düşmanın geri çekilirken her şeyi yakıp yok edeceği hesaplanmamıştı. Bu nedenle süvariler ve atları açlıktan hayalet gibi görünüyordu. Kimsenin yüzünde et kalmamıştı. Üstleri başları perişandı. Erlerin ve atların başı ateşle yanıyordu. Buna karşın herkesin gözü, zafer mutluluğuyla parlıyordu.
    Kaldırımlarda binlerce insan yürüyor, hep bir ağızdan haykırıyorlardı: "Yaşa! Mustafa Kemal Paşa yaşa!"
  • Türk ordusunun Gelibolu'daki 19.tümene komuta eden Yarbay Mustafa Kemal, kayanın üzerinde kızgınca oturuyordu. " Bir gün" diye geçirdi kalbinden, "Türklerin de söyleyebilecek bir şarkıları olacak!"
  • Mustafa onlara aldırmadan yoluna devam etti.
  • Kötülük birçok maske giyebilir.Hiçbiri iyilik maskesi kadar tehlikeli değildir.

    Hayalet Süvari