• 216 syf.
    ·Puan vermedi
    Her şeyden önce kitabın daha ilk sayfadan okuyucuyu kendine çekmesi mükemmeldi. Uzun zamandır daha ilk sayfadan beni bambaşka bir dünyaya götüren bir kitaba rastlayamamıştım. Veronika her şeyi olan hayatın tekdüzeliğinden bıkmış bir kadın. Her şeyi var ama hiçbir şeyi de yok aynı zamanda. Bu yüzden artık yaşamayı da anlamsız buluyor. Gelecekle ilgili hiçbir umudu olmayan bu kadının intihar girişiminin başarısız olması ve bu sebeple kapatıldığı akıl hastanesi hayatının dönüm noktası oluyor aslında. Kitabın vermek istediği mesajlar hayatımın hep bir parçası olacak sanırım. Paulo Coelho'nun okuduğum ikinci kitabıydı ve kesinlikle devamı gelecek.
  • Hayatımın dönüm noktasıydın sen
    En güzel anılarım en güzel günlerimi seninle kazandım
    İlkimdin bütün duygularımın her zerresini seninle yaşadım
    Pişman değilim asla
    Neden diye sorarsan
    Bana sevmeyi aşık olmayı beklemeyi hayal kurmayı öğrettin
    Ama sana kızgınım kırgınımda
    Çünkü yoksun artık yanımda
    Çünkü ben seni çok özlüyorum...
  • 108 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Ölüler ki bir gün gömülür
    İçimizdeki ölüler, dışımızdaki ölüler
    İnsan yaşıyorken özgürdür.
    ~Edip CANSEVER~
    İçimizdeki ölüler. Ölmelerine rağmen gömemediklerimiz. Toprak altında sandığımız ama en ufak bir darbede aklımıza takılanlar. Bizde yara açtıklarında bizi daha da güçlendirdiklerini düşündüklerimiz ya da bu şekilde kendimizi kandırmamıza sebep olanlar...
    Beni tanıdığına inandığım, bu şiir kitabını tavsiye ettiyse severim dediğim bir adamın önerisi ile aldım. Çok severek okudum. Okumak için sıraya koymuştum aslında ay sonunda okuyacaktım. Şiir okumak istedim bugün. Dün gece gördüğüm bir rüyadan etkilendim. Yine şiire sığındım.
    İçimizdeki ölüler dedi yazar incelemeye bu şiirle başlamak istedim, içimde öldürdüğümü sandığım bir şey ile yüzleştim aslında dün gece. Hiç aklımda yokken çok çok geriye ittiğimi farketmeden belki de.. Aşamadığım, içimde kalan ne varsa hep zamansız bir şekilde yakalar beni. Bir rüya, karşılaşma, bir şarkı, dizide geçen isim... Kendimi olaylar karşısında en ufak bir şeyde etkilenecek kadar güçsüz yetiştirmedim aslında ben. Dik durmak, güçlü olmak, aptalca bir duyguya esir olmamaya programladım. ( Robot gibi değil, duygularına da kulak veren ama asla duyguları ile hareket etmeyen :) ) Belki bunu birçok alanda yaptım. Birçok defa bu şekilde hareket ettim. İçime sinmeyen, kalbimin kabul etmediği, aklımın almadığı her şeyden uzak durdum. Olaylar etkilemedi mi peki beni ? Çok fazlasıyla. Bunun önüne geçmenin bir yolunu bulabilir miyim, bilmiyorum. Bir şeye bir iki günden fazla üzülmemeyi öğrenebilir miyim dersiniz ? His olarak soğuyorum sanki yavaş yavaş. Ya da duygularım o hırçınlığını mı kaybediyor ? Öncesinde deli gibi istediğim şeyler olmasa da olur düşüncesine doğru sürükleniyorum.
    Koşturmaktan yoruldum biraz. Yol alıyor gibi görünmekten, fakat hiç ilerleyememekten.
    Ruhum böyle çıkmaza giriyor bazı zamanlarda. Mutluyum gibi, mutsuz ya da. Neden bu kadar uçurum gibi bir fark var duygularım arasında ?
    Hayatımın dönüm noktası olan bir zamandayken kendi hayat mücadelemi verirken demek daha doğru aslında hiç olmayacak şeyler oldu. Olmaması gereken. Doğru ifade ne bilemiyorum. İkilemler aldı başını gidiyor :) Bu yokuşlu, zor yolda ilerlerken bile kimseyi kırmamaya, yoluna taş koymamaya ( ki hayatım boyunca yapmadım bunu ), kimseyi yarım bırakmamaya özen gösterdim. Gereksiz yarışlar, beni tüketen sevgiler, anlamsız kıskançlıklar da dahil hayatıma almadığım şeylere.
    Aaa sonra ne mi oldu ? Ufak bir yıkılış. Peki sorumlusu kimdi ? Defalarca taviz verdiğim bir adam. Suçlu kim ? Taviz veren. Ben..
    İnanmak, inanmayı seçmek insanların kendinden başkasını suçlayamayacağı bir tercihtir. İnandım, inanmaya ihtiyacım vardı. Bu konuda hangisi daha ağır hala bilemiyorum. Sevildiğine inanıp sonrasında hiç sevilmediğin gerçeğiyle yüzleşmek mi yoksa sevildiğini bilip buna rağmen bir şey yapmayan birinin korkaklığı ile yüzleşmek mi ? Bunun benim için zerre önemi yok aslında. Benim içimin almadığı girmediğim bir savaşta yenik düşmek. Böyle mi olmalıydı ? Ben savaşa girmedim, ben kimseyle yarışa da girmedim. Neden sonunda benim kaybettiğimi düşündüler ? Düşündü ? Sen kazandın yani.. Kazandığını sandın çünkü ben böyle sanmana izin verdim..
    Üniversite zamanında ( Ankara soğuğu diye bir gerçek var ) kampüste kar yağarken sırf telefonunu açmadım diye ders çıkışımı 1 saat bekleyen bir çocuk vardı. Kapıda gördüğümde " şu yaptığın iş mi " diye kızdığım. Beni beklemekten daha önemli bir şey olmadığını söyleyen. Telefonumu duymama ihtimalimin olduğunu düşünecek kadar ince bir adam. Oysa ki canım açmak istememişti. Ne zaman bunu düşünsem içim acıyor. Çünkü o adam artık yok. Nefes alamıyor, yaşamıyor.. Telefonu duymama ihtimalimi düşünüp o soğukta 1 saat isyan etmeden bekleyen adam.. Kalbimin bir adım bile yaklaşamadığı için hiç şans vermediğim adam. Hani diyorum ya kalbimin ısınmadığı her şeyden herkesten uzağım diye işte tam olarak bu. Ortası olmayan bir hayat yaşıyorum diğer yandan. Hayatımda ilk defa mantığımı ötelemek istiyorum, düşmek, kalkmak, yara almak, iyileşmek sonra yine düşmek belki onarılması zor yaralar almak.Korkutmuyor ki bunlar beni. Örselenmek..Yanmak.. Sevilmemek bile korkutmuyor beni geldiğim şu noktada. Hayatımda ilk defa bu kadar cesur hissediyorum kendimi. İçimdeki tutkunun hiç kimse ile ilgisi yok. Tutulduğum adamla dahi. Ona doğru çekiliyorum.. Tutkunum evet. Ama bu benimle ilgili. Hayatımda ilk defa sorgusuz sualsiz bir ben yarattım. Hayatımda ilk defa kalbime bu kadar kulak verdim ben onun nasıl attığına şahit oldum. Yaşamadım bu duyguyu diyemem artık. Yaşadım.
    Bunlar demek değil ki kalbime esir olup mantığı zincirlere vururum. Bu benim tutkum.. Sadece benim...
  • 448 syf.
    ·28 günde·Beğendi·10/10
    Bu kitabı değerli arkadaşım The Heidi nin önerisiyle almıştım, burdan ona çok teşekkür ediyorum. Daha önce okumaya başlamıştım ama bir türlü devamını getiremedim. İnsan bazen yeterli olgunluğa erişemediğinden bazı kitapları okuyamıyor. Eğer ben o zaman bu kitabı okumuş olsaydım bende şuan yaptığı etki kadar bir etki yapmayacaktı. Çünkü o bilgileri almaya hazır değildim.
    Bu kitap şuan itibariyle okuduklarım arasında beni en çok etkileyen kitapların arasına girdi, çünkü anlatılan bilgiler bana hayatımın şuanında lazım olan bilgilerdi.
    Kitaptan bahsedecek olursak, intiharın eşiğinde olan bir insanı alıp olağanüstü bir insan haline getiriyor. Gerek özgüven, gerek yaşama sevinci, hayata bağlanışı gibi farklı konularda verdiği taktiklerle kendi korkularını yenmesini sağlıyor. Aslında bu korkulara hepimiz sahibiz ve bu korkular hayatı istediğimiz gibi yaşamamızın önündeki en büyük engeldir. Bu engelleri aşamazsak o yaşadığımız bizim hayatımız olamaz, sadece birer zorunluluklar silsilesi haline gelir.
    Herkese tavsiye ederim Suç ve Ceza dan sonra en çok etkilendiğim kitap oldu. Hayatımın dönüm noktası olan bir kitap...
  • 184 syf.
    ·13 günde·Beğendi·9/10
    Aslında bu inceleme yazılmayacak ve sadece güzel bir eserin okunma hazzını bencilce kendime saklayacaktım ki bunu beceremedim. Öylesine dolanırken bu kitaba yazılmış ve en çok beğeni almış incelemenin neredeyse tamamının kopyala-yapıştır olmasından dolayı “kaygı” duydum ve yazmak istedim.


    17 yüzyıl filozofu olan Kierkegaard günümüz bilimine de ciddi manada ışık tutmakta ve yol göstermektedir. Kierkegaard’ın felsefesini anlamak için kesin olan kanı hayatını da süzgeçten geçirmekle olur. Yaşamı ve felsefesi iç içedir. Babasından dolayı aldığı katı Hristiyan terbiyesi yaşamına büyük ölçüde yön vermiş ve melankolik yapısı ilk olarak kendini orada göstermiştir. Evet, Kierkegaard mutsuz bir çocukluk geçirdi. Annesinin ölümüyle babasının evin hizmetçisiyle olan ilişki ise baba oğulun kopmasında dönüm noktası oldu.

    Tam bu döneme denk gelen, Regine Olsen ile olan ilişkisi de bir dönüm noktası olmuştur. O zamanlar 23 yaşında olan Kierkegaard 14 yaşındaki Regine ile karşılaşmış ve birbirlerinden etkilenmişlerdir. Fakat Regine’nin yaşının küçük olmasından dolayı Kierkegaard kendisine açılamamış, üç yıl boyunca bu şekilde devam etmiştir. Regine 18 yaşına bastığında Kierkegaard’ın önünde bir engel kalmadığından konuyu Regine’ye taşımış ve olumlu sonuçlar almış, nişanlanmışlardır. Ancak Kierkegaard’ın ailesi üzerinde bulunan bir kehanete kanması ve 33 yaşına geldiğinde öleceğini düşünmesi bu beraberliği noktalamaya yetmiştir. Burada Kierkegard’ın sevdiği kadına miras bir melankoli bırakmak istememesinden kaynaklanmıştır. Nişanlandıktan bir yıl sonra Kierkegaard Regine Olsen’e içeriğinde nişan yüzüğünün de bulunduğu bir not gönderir. Bu notta; “hepsinden önemlisi, bunu yazanı unut: Her şeyin dışında, bir kızı mutlu edememe yeteneği bulunan birini bağışla!” diye yazmıştır. Bu ayrılıktan sonra Regina başka birisiyle evlenir ve Kierkegard’la karşılaşmaları devam eder. Bu karşılaşmalar neticesinde Kierkegard üçüncü ve felsefesinin en üst ayağı olan dinsel yaşama kendini bırakır, Korku ve Titreme kaleme alınır.

    Kierkegaard’ın hayatının önemli hadiseleri bunlardır. Felsefesinde bulunan üç alan ise estetik yaşam (Regina ile olan zamanlar), ahlaksal yaşama geçiş (kavgalı olduğu babasıyla barıştığı zaman) ve son olarak Regina’nın evlenmesinden dolayı Kierkegaard’ın dinsel yaşama yönelmesi.

    “önemli olan benim için bir hakikat bulmak, uğrunda yaşayabileceğim ve ölebileceğim bir fikir bulmaktır. Nesnel hakikat denen şeyi keşfetmek, felsefenin bütün sistemlerini çalışmak ve gerekirse hepsini incelemek ve her bir sistemin içindeki tutarsızlıkları göstermek ne işime yarar; ama o benim hayatımla ilintili olmalıdır ve ben bunu şimdi en önemli şey olarak görüyorum”

    Kısaca belirtmek gerekirse Kierkegaard düşüncesi ve yazılarıyla ilk varoluşçu felsefeci ve gözlem ruhu çok iyi bir psikologdu. Öznelcidir, ona göre tek anlamlı varlık bireydir ve düşüncesinin neredeyse tamamı bireyin anlamlı bir hayat sürmesi üzerinedir. Bir bakıma sosyal yaşamı reddeder ve seçme özgürlüğünün her bireyin kullanmasını salık verir. Çünkü bu seçme özgürlüğü yaşam alanları olan –estetik, ahlaksal ve dinsel yaşam – arasında sıçramaya olanak tanır. Hegel ile ters düştüğü noktaların neredeyse tümü yaşama bireyci bakmasından kaynaklanmaktadır. Akılcılığın ya da nesnelliğin, bilimin insanları demonize ettiğine inanır. Bilimin bize hayatı nasıl yaşayacağımızı öğretmesinin imkânsız olduğunu imler. Diğer birçok filozofa göre (Platon, Aristoteles’de dâhil) bilgi nesnel olursa değerlidir, nesnel değilse bilgide değildir. Kierkegaard ise nesnelliğin öznelliği körelttiğini söyler.

    Albert Camus’un Sisifos Söyleni denemesinde gördüğümüz Don Juan, fatih ve aktör yaşam tarzlarının daha sağlam bir içerikle işlenişini Kierkegard kitaplarında görüyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz yaşam alanlarının her biri ciddi bir gözlemin ürünüdür. Bunların en alt tabanı olan “Estetik Yaşam’dır.” Bireyin kendisi için yaşadığı bir yaşam tarzıdır. Nietzsche’nin sürü insan ya da yığın yaşamı dediği de bu yaşam tarzıdır. Hatta ubermensch olarak tanımladığı süper kahraman, üstinsanı da bu kategoriye almak mümkündür. Kaygı yoksunu kişilerdir ve kendi tinsel varlıklarının farkında değillerdir. Esas olan tek şey haz ve acıdır. Kadından kadına geçen Don Juan, kendini şeytana satan Faust bunların en başında gelenlerdir. Tıpkı aktörler gibi, mitolojinin Sisifos’u gibi olay örgüleri her bitişin ardında yeniden başlamasıdır.

    Ahlaksal yaşam ise estetik yaşamın tam tersi olan kendi için yaşama değil de başkası için yaşama tarzıdır. Genel olarak dünya üzerindeki yaşamların çoğu ahlaksal yaşamdır. Estetik yaşamdan ahlaksal yaşama geçiş günümüzde evlilikle çok mümkündür. Aile müessesi ahlaksal yaşam gerekliliğini karşılamakta ve bireyin kendisi için değil de ev halkı ya da çocukları için yaşamasıdır. Kierkegaard bu tarz insanları trajik kahramanlar olarak ele alır. İlk örneği de ahlaksal evrenin en önemli temsilcisi olan Sokrates’tir. İkinci bir trajik kahraman ise Miken kralı Agamemnon’dur. Esas olan toplum dengesidir ve yegâne gaye en iyi sonuca ulaşmaktır. Ahlaksak yaşamın aşkın bir temeli yoktur ve bu sebeple Kierkegaard insanı sosyal standartlara bağlı kalmayan, genel geçer ilkelerden bağımsız, öznel ve somut varlık sayar.

    (Agamemnon’un konu olması ise kurban ettiği kızı Iphigenia vasıtasıyladır. Yunan mitolojisinde Agamemnon Aulis’ten Troya’ya yelken açmayı başaramadığında, daha önceden kızdırmış olduğu tanrıça Artemis’e bir kâhinin salık vermesiyle kızını kurban edeceğini söylemesinden dolayıdır.)

    Dinsel yaşam tarzı ise tanrı için yaşama arzusudur. Deist bir yapıya sahip olan Kierkegaard, kiliseyle sürekli bir didişme içerisindeydi. Bir aracı ile değil de direkt tanrıyı muhatap alırdı. Eserlerinde Anti-Climacus rumuzunu kullanmasının başlıca sebebi bu Hristiyanlıkla olan çatışmasıdır. Regine ile olan ayrılığından sonra ise kendi adını kullanmaya başlamıştır. Bu yaşam tarzının en fazla bir avuç insanda görülebileceğini söyler ve en başına ise oğlu İshak’ı (İsmail) kurban etmeye razı gelen İbrahim’i koyar. İnanç ve körü körüne bağlanma esastır. Bir babanın oğlunu öldürmesi ahlaksal olarak kötü ve bir cinayettir ancak kurban ritüeli olarak sorgusuz bir durumdur, paradokstur. İnancın zaten kökeni buradan gelir. Kişi neye inanacağını kesin olarak bilse veya görse bu tam bir inanç olmaz. Aslında burada neye inanılacağının pek bir önemi yoktur, bireyin neye inandığı önemlidir.

    Ruhsal bir sıçramayla evreler arası geçiş yapabilirler. Seçme kavramı! İnsan bir evreden diğer evreye geçmeyi istemelidir. Bu seçimdir. Kararlar eylemi değil nasıl yaşanacağını belirler. Seçmeyi boş vermek seçenekleri kaybetmeyle sonuçlanır. Bu hususta harika bir tespit göstereceğim. Sylvia Plath;

    “Hayatımın hikâyedeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını gördüm. Her dalın ucundan sanki olgun mor bir incir gibi mükemmel bir gelecek uzanıyordu ve beni çağırıyordu. Bir incir bir koca ve çocuklar, diğer bir incir başarılı bir profesör ve bir başka incir muhteşem editör, Ee Cee, ve bir başkası Avrupa ve Afrika ve Güney Amerika, ve bir diğeri Constantin ve Sokrates ve Atilla ve garip isimler ve enteresan işleri olan başka bir sürü sevgili ve bir başka incir Olimpiyat bayanlar takımı şampiyonu ve bu incirlerin ötesinde tam olarak çözemediğim bir sürü başka incir daha.

    Kendimi ağacın altında oturup, sırf hangi inciri seçmeye karar veremediğim için açlıktan ölürken gördüm. İncirlerin her birini istiyordum ama birini seçmek geri kalanının tamamını kaybetmek anlamına geliyordu ve ben orada karar veremeden oturdukça, incirler birer birer buruşmaya ve kararmaya başladı ve tek tek her biri ayaklarımın dibine düştü.”

    “kişi seçim yaptığı için değil ama seçmeyi boş verdiği için en sonunda bir ya/ya da sorusunun artık gerekli olmadığı bir anın geleceğini”

    “Seçim yapmak ve zamanında seçim yapmak önemlidir,” Kierkegaard. İşte tam burada “Kaygı” alır sahneyi…

    Kaygı Kavramı Kierkegaard’ın da belirtmesiyle psikolojik bir kitaptır. Kaygının her zaman varolmasıyla beraber tinselliksiz yok olmuş, Adem’in kaygısıyla da oluşum başlamıştır. Buradaki kaygı, Adem’in kaygısıdır ve yasak olanın ardında gizlenmiş özgürlüğü çıkarmasıyla, suç meydana gelmiştir.

    Kierkegaard ve felsefesine bu kadar fazla yer vermem konuya mevzu olan inceleme yüzündendir. Eğer ki inceleme değiştirilir; son zamanların gözde kelimeleri olan yerli ve milli bir hal alırsa kitap hakkında düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak isterim.

    Buradan ötesini ise GONCA arkadaşımın #48696792 nolu incelemesinden keyifle okunabilir.

    Bu yapılana karşı bir eleştiridir. Dahası yorumsuzdur. Teşekkür ederim.
  • 544 syf.
    ·Puan vermedi
    Bu kitap ile benim çok güzel bir anım var ben bu kitabı ilk okuduğumda 8.sınıfa gidiyordum tabi ozamanlar zeki bir öğrenciydim dersleri seviyordum ama taki hocamız bizi bir gün kütüphaneye götürene kadar ben o gün sadece bir kitap diye başlamıştım ama bir baktım ki dersi dinlemiyorum,ödev yapmıyorum hayatımın dönüm noktası olacak olan sınavı gözden çıkarmıştım taki birinci dönem eve ilk defa siktirname ile gelinceye kadar ondan sonra günde sadece 4 saat kitap okumaya başladım ama sanırım iyi bir lise için biraz geç kalmıştım