Bugün insanların giderek daha da narsisistleştiğinden çokça konuşuyoruz. Ama mesele birden narsisistleşmeleri değil, narsisist gibi görünme baskısıyla yaşamaları.İnsanlar özel,hırslı olduklarını, kendilerine büyük hedefler koyduklarını,
günün birinde sıradışı işler başaracaklarını durmaksızın kanıtlamak
zorunda kalıyor.
"Yanlış hedeflere ulaşmanın boşuna olduğunu, yeni yanlış hedefler belirlemenin de boşuna olduğunu gördünüz. Sıfırı sıfırla bin kez de çarpsanız yine sıfır elde edersiniz!"
Nöropsikoloji açısından bu erteleme, prefrontal korteksin uzun vadeli hedefleri organize eden işleviyle limbik sistemin "şimdi"yi önceleyen eğilimi arasındaki çatışmayı yansıtır. İbadet, zihinde yüksek hedefler kategorisinde yer alırken; gündelik hayat, haz ve acil ihtiyaçlarla zihni oyalayıp ibadeti arka plana itebilir. Kur'an'ın "sâhûn" kelimesi, bu dağınıklığın yalnızca bilişsel bir sorun değil, aynı zamanda varoluşsal bir dağılma olduğunu da haber verir. İnsan, hayatın merkeziyle temasını kaybettiğinde hem zaman hem de kalp dağılmaya başlayacaktır.
Sosyolojik bağlamda ise Mekke eşrafı, namaz benzeri ritüelleri gösteriş için sürdürüyor fakat gerçek anlamda bir bağlılık ve süreklilik göstermiyorlardı. Bu nedenle ayetin "sâhûn" eleştirisi, ibadetin formunu hedef almaz; hayata nüfuz etmeyen yüzeysel dindarlığını hedef alır. Kişi, kendi gözünde dindardır; toplumun gözünde de öyledir. Ama ibadet, karakterine dokunmamış, önceliklerini değiştirmemiştir. Bu da surenin ana temasına, yani sosyal adalet ve merhametle desteklenmeyen ibadetin içinin boşalmasına işaret etmektedir.
Psikolojik açıdan bu ayet, insanın kendi öz benliğiyle ilişkisine dair güçlü bir uyarı taşır: İbadet, ruhun merkezindeyse insan dağılmaz; merkez kaydığında ise insanın iç dengesi çözülür. "Sâhûn", işte bu çözülmenin sessiz adıdır. Kur'an'ın vurgusu, ritüelin sürekliliğinden önce ve öte, hayatı hizaya getiren bir rehber olup olmadığınadır.
Ve bütün idealist adamlar, muayyen bir maksada varlığını vakfedenlerin zulmüyle zalimdir. Çünkü bunlar için insani rabıtalar, en kavi ve kadir aşklar, maksattan sonra gelen şeylerdir ve maksatları için hiçbir elemden, hiçbir fedakarlıktan, hiçbir kurbandan kaçınmazlar.
İnsanın hedeflerini yaşadığı gerçeklerden hareket ederek tayin etmesi gerekir. Ulaşılması güç hedefler koyarak bu uğurda fazla yorulmak, bilinen depresyon nedenlerinden birisidir.
İç sıkıntısı, bugün Batı toplumlarını içten içe kemiren bir illet. İnsanlar yeni şeyler peşinde koşmak yerine konforu seçiyor, iş dışında aktif olarak ilgilenecekleri uğraşlar bulmakta zorlanıyor. Bizim toplumumuzdaki ezici çoğunluk gibi, hayatta kalmak için canlarını dişlerine takıp çaba harcamaları gerekmiyor. Bu da onları amaçsız, tüketim kölesi, televizyon bağımlısı, sıkıntılı insanlar haline getiriyor.