8/10
·352 syf.··
2026 6. kitabı
Öncelikle yazarın Hint asıllı olması üzerinden çıkarımım şu yönde: Maduniyet Teorisi üzerinden gidecek olursak, I. Dünya Savaşı sonrası İngilizlerin Hindistan üzerinde kurdukları hegemonya neticesinde, Hintlilerin kendi kendilerini yönetemeyecekleri ve başlarında egemen bir gücün olmasının gerektiği, bu vesile ile üzerlerinde mutlak bir hakimiyet kurmaları amaç edinilmiştir. Bu doğrultuda İngilizler, Hint halkının eğitimi ve gelişimi konusunda sorumluluğu üzerlerine almışlardır. Yazarın Hint asıllı ve İngiliz vatandaşı olması, kitap içeriği ile aslında kendi köklerine vurgu yaptığı, anlatılmak istenenin sadece bir romandan fazlası olduğu görülmektedir. Zira İngilizlerin o dönemde yaptığı ve kabul ettiği hataları ise Hintlilere cebiri öğretmek olmuştur. Günümüzde ise bu fark açık bir şekilde görmekte olup; (kast sistemi eşiğinde) gerek teknoloji, gerek askeri ve gerekse sanat dünyasında hatırı sayılır bir noktaya geldiklerini görebiliyoruz. Şu anda ise dünya üzerinde en büyük kayıtlı göçmen sayısı yine İngiltere'de yaşayan ve sayısı yaklaşık 1.6-1.8 milyon olarak Hintliler yer almaktadır. Ez cümle yazarın geçmiş kökenleri ve geldiği yer itibariyle, kitabın anlatmak istediğini bu şekilde bir gözle de değerlendirebiliriz.
1984George Orwell · Can Yayınları · 2023199,9bin okunma
Kültür Emperyalizmine Dair
8/10
·126 syf.··
2026 40. kitabı
Emperyalizm en basit tabiriyle teknoloji ve askeri kabiliyeti ile egemen bir halkın egemenliğinin ihlali, onurlarının aşağılanması ve kaynaklarının sömürülmesidir. Emperyalizm elinde gücü bulunduran devletlerin bu gücü tekelleştirerek özgür halkları sömürüp onların kaynakları ile kendi halkının refahının artırılmasıdır. Askeri güç emperyalizmin sadece bir yüzüdür. İşgalci güç ne kadar güçlü olsa da askerini yabacı topraklarda sonsuza kadar tutamayacağından sömürgeci amaçlarının yeniden üretilmesi ve sürekliliğinin korunabilmesi için birçok farklı yöntem kullanır. Sömürge altında bulunan halklar kendi mücadelesi ve ödediği bedeller ile bağımsızlığını kazansa da emperyal güçlerin geride bıraktığı işbirlikçi elitler aracılığıyla sömürü düzeni devam eder. Bu devmlılığın biir aracıysa kültür emperyalizmidir. Kültürel emperyalizm görece kendinde daha zayıf siyasi topluluklara ve devletlere karşı kendi dilini ve kültürünü dayatma sürecidir. Medya özelinde konuyu ele aldığımızda hedef kitlenin tüketim alışkanlıkları, yaşam tarzları ve eğlence anlayışları dönüştürülür ve emperyalist gücün amaçlarına uygun hale getirilir. Bu süreç yerel kültürün "tü kaka" denilerek ötekileştirilmesi, aşağılanması, toplumsal ilerlemenin (modernlik) önünde bir engel olarak gösterilmesi hedef toplumun karşılaştığı bir durumdur. Böylece hedef toplumun zihni, güç odaklarının istediği yönde evrilir; bireyin bulunduğu topluma ve kültüre karşı aidiyeti azaltarak veya tamamen ortadan kaldırarak birey köksüz birer mankurt haline getirilir. Kültür, merkezden çevreye doğru yayılır. KİA sayesinde bu yayılma daha hızlı bir biçimde gerçekleşir. Walter Lippmann, "Böylece sosyal olarak üstün olan, sosyal olarak daha alt konumdakiler tarafından taklit edilir; güç sahibi, astları tarafından; daha başarılı
Communication and Cultural DominationHerbert Schiller · International Arts and Sciences Press · 20091 okunma
Reklam
İdealizme Taarruz ve Tarihe Materyalist Bir Bakış
9/10
·128 syf.·
2026 13. kitabı
1844 Elyazmaları’nda liberal iktisadı eleştirip yabancılaşma kuramını ortaya koyan Karl Marx, bu eserinde idealist filozoflara, özellikle de Alman idealizmine, sert biçimde saldırıyor. Almanya’da idealizmi, Hegel’den sonra kendilerine “Genç Hegelciler” denen grup temsil ediyor. Marx’ın bu kitaptaki yazılarının amaçlarından biri de Hegeli ve Genç Hegelcilerin felsefesini eleştirmek.Hegeli okurken ben de Tin, töz gibi kavramları biraz safsata ve dinsel bulmuştum. Karl Marx, idealist filozofları hayalî şeyleri öne sürerek burjuvaziye hizmet etmekle ve laf salatası yapmakla suçluyor. Marx’a göre bu filozoflar dini ortadan kaldımıyor, adeta yeni bir din yaratıyorlar. Kitabın ana omurgasını Karl Marx’ın tarih anlayışı, yani tarihsel materyalizm oluşturuyor. Buna göre tarihi ilerleten şey; okullarda öğretildiği gibi kralların ve devletlerin birbiriyle mücadelesi ya da Hegel’in öne sürdüğü gibi fikirlerin çelişkisi sonucu ortaya çıkan sentez değil, somut maddi koşullar, üretim araçları ve tarihteki sınıfların üretim araçları uzerindeki mücadelesidir.Tarih ekonomik ilişkiler üzerinden ilerler ve böyle okunmalıdır. Dünya tarihi, kralların, büyük adamalrın, ülkelerin birbiriyle Savaşı'nın yaptığı degil sınıf mücadelelerinin yaptigi tarihdir.Toplumlar ekonomik sistemler üzerinden sekillenir ve değişir. Sistemdeki her çelişki yeni bir devrime ve gelişmeye yol açar. İnsanlık; ilkel komünal toplumdan köleci topluma, oradan toprak temelli üretimin yapıldığı feodaliteye, ardından sanayi ve makine üretimine dayalı kapitalizme ilerler. Kapitalizmde, mülklerden yani üretim araçlarından yoksun olan işçiler devrim yaparak üretim araçlarını kamulaştıracak, böylece sosyalizme geçilecektir. En sonunda ise özel mülkiyet düzeninin, sınıfların ve devletlerin ortadan kalktığı “dünya cenneti”
Alman İdeolojisiKarl Marx · Sol Yayınları · 2004842 okunma
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEM
Puan vermedi
TARİHSEL SOSYOLOJİ VE SİYASAL TEOLOJİ BAĞLAMINDA DİNÎ SÖYLEMİN MEŞRUİYET ÜRETİMİ: ANTİK İMPARATORLUKLARDAN POST-SEKÜLER TÜRKİYE’YE BİR İKTİDAR ANALİZİ Din olgusu, insanlık tarihinin yalnızca metafizik ve aşkınlık eksenli bir fenomeni olarak değil; aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkilerinin, ekonomik tahakküm biçimlerinin ve ideolojik hegemonya mekanizmalarının kurucu bileşenlerinden biri olarak değerlendirilmelidir. Tarihsel süreç içerisinde din, bireyin kutsalla kurduğu ontolojik ilişkinin ötesine taşınarak, devlet aygıtlarının meşruiyet üretiminde işlevsel bir aparat hâline dönüşmüştür. Bu bağlamda din, kimi zaman egemenliğin sembolik sermayesi, kimi zaman tahakkümün retorik zemini, kimi zaman ise ekonomik yeniden dağıtım ilişkilerinin kutsal referanslarla rasyonalize edilmesini sağlayan bir hegemonik diskur olarak tezahür etmiştir. Özellikle siyasal teoloji literatürünün işaret ettiği üzere, egemenlik ile kutsallık arasındaki ilişki tarihsel olarak birbirinden ayrıştırılamaz bir mahiyet taşımaktadır. Carl Schmitt’in “modern devlet kuramının bütün önemli kavramları dünyevileştirilmiş teolojik kavramlardır” önermesi, bu dönüşümün teorik çerçevesini sunmaktadır. Devlet, kutsalın dünyevî temsilcisi olarak kendisini aşkın bir otorite düzlemine yerleştirirken; din de siyasal iktidarın toplumsal rızayı üretme kapasitesini artıran bir ideolojik üstyapı unsuruna dönüşmektedir. Antik Yakın Doğu uygarlıklarında dinî söylem, modern dönemdeki ideolojik manipülasyon biçimlerinden farklı olarak daha çıplak bir iktidar pratiğinin metafizik çerçevesini oluşturuyordu. Yeni Asur İmparatorluğu , Ahameniş imparatorluğu ve Eski Mısır siyasal organizasyonlarında fetihlerin temel motivasyonu ekonomik artı-değerin denetimi, verimli tarım havzalarının kontrolü ve ticaret arterlerinin
Carl SchmittReinhard Mehring · Polity · 20131 okunma
''Krizin Fenomenolojisi ve Tinsel Parçalanma"
10/10
·137 syf.··
Beğendi
·
2025 14. kitabı
·
76 günde okudu
·
Okunma: 06 Ekim 2025 23:26
Krizin Fenomenolojisi ve Tinsel Parçalanma: Estetiğin Huzursuzluğu Üzerine Radikal Bir Yapısöküm ve Epistemik Soruşturma Birinci Bölüm: Giriş, Konfor Alanının Tasfiyesi ve Tekinsizliğin Epistemolojik Kökenleri Sanat felsefesi, çağdaş estetik teorileri, ontoloji ve Batı düşünce tarihinin o labirentimsi koridorları içinde, okurunu tanıdık olanın güvenli limanlarından koparıp, varoluşsal bir tekinsizliğin tam ortasına fırlatan metinlerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Estetiğin Huzursuzluğu, işte bu tavizsiz, uzlaşmasız ve radikal kopuşun, insan zihnini en ücra kılcal damarlarına kadar hırpalayan ve yerleşik algı kalıplarını un ufak eden o muazzam entelektüel dehasının en somut, en cüretkar felsefi vesikasıdır. Bu eseri okuma deneyimi, düz çizgisel bir metni konforlu bir rasyonalizmin rehberliğinde arkaya yaslanarak takip etmekten bütünüyle uzaktır; aksine kavramların, estetik paradigmaların, dilsel bariyerlerin ve felsefi kırılmaların geometrik olarak sürekli genişleyen, genişledikçe de okuru içine çeken o girdapsı sarmalında bir zihinsel irade savaşı vermektir. Kitabın okur üzerinde kurduğu o aşılması güç direnç, insanı kelime kıtlığıyla ve zihinsel bir felç haliyle baş başa bırakan o zorlayıcı entelektüel yapı, yazarın üslubundaki bir sakatlıktan ya da dilsel bir kurgu beceriksizliğinden kaynaklanmaz. Tam aksine bu muazzam zorluk, sanatın ve estetiğin kendi ontolojik doğasında barındırdığı o köksüz, tekinsiz, tekinsiz olduğu kadar da ele geçirilemez, formüle edilemez olan o ezeli "huzursuzluğu" metnin doğrudan gramerine, söz dizimine ve kavramsal omurgasına bir zehir gibi enjekte etmesinden ileri gelir. Metnin derinliklerine doğru sızmaya başladığımızda, karşımıza çıkan ilk büyük felsefi barikat, güzelin, estetik nesnenin ve sanatsal yaratımın salt
Felsefe
Estetiğin HuzursuzluğuJacques Ranciere · İletişim Yayınları · 201420 okunma
TAĞUT VE ALİ ŞERİATİ SOSYOLOJİSİ ÜZERİNE
Puan vermedi
Ali Şeriati’nin kavramsal evreninde “tağut”, yalnızca aşkın otoritenin seküler temsiller aracılığıyla gaspı değil, aynı zamanda toplumsal anlam rejimlerinin tahakküm lehine yeniden kodlanmasıdır. Bu bağlamda tağut, klasik teolojik semantiğin sınırlarını aşarak, modern ulus-devlet formunun ürettiği simgesel evren içerisinde işleyen bir “kutsallaştırma tekniği” olarak yeniden kavranmalıdır. Zira modern siyasal düzen, kendi sürekliliğini yalnızca zor aygıtlarıyla değil, kutsalın sekülerleştirilmiş türevleri üzerinden kurduğu rıza mekanizmalarıyla temin eder. Bu noktada Émile Durkheim’in “kutsal/profan” ayrımı, analitik bir eşik sunar; ancak Şeriati’nin müdahalesi, bu ayrımı normatif bir nötrlükten çekip çıkararak, kutsalın tarihsel olarak kim tarafından ve hangi iktidar ilişkileri içerisinde üretildiğini sorgulayan eleştirel bir hatta taşır. Kutsal, artık yalnızca toplumsal dayanışmanın kurucu unsuru değil, aynı zamanda bu dayanışmanın sınırlarını belirleyen, içeri-dışarı ayrımını keskinleştiren ve böylece “meşru” ile “gayrimeşru” olanı tayin eden bir ideolojik matrise dönüşür. Antonio Gramsci’nin hegemonya kuramı bu bağlamda vazgeçilmezdir. Hegemonya, salt zorun değil, rızanın örgütlenmesidir; ve bu rıza, çoğu zaman kutsal addedilen sembolik formlar aracılığıyla içselleştirilir. “Vatan”, “bayrak” ve “millet” gibi kavramlar, bu anlamda, kolektif kimliğin nötr göstergeleri olmaktan ziyade, belirli bir tarihsel blokun çıkarlarını evrenselmiş gibi sunan söylemsel düğüm noktalarıdır. Bu düğüm noktaları, eleştiriyi yalnızca politik bir itiraz olmaktan çıkarıp ontolojik bir sapma, hatta ihanet kategorisine yerleştirerek, muhalefeti kriminalize eden bir semiyotik alan üretir. Bu semiyotik alan içerisinde “makbul vatandaşlık” kategorisi teşekkül eder. Makbullük, hukuki
Felsefe
Ali Şeriati Düşüncesine GirişYusuf Yavuzyılmaz · Sude Kitap · 201717 okunma
Reklam
Reklam