Özellikle sınıflı toplumların ortaya çıkışıyla birlikte din egemen kesimler için toplumun yönetilmesi, devlet
işlerinin yürütülmesi ve bir düzenin kurulması için çok önemli bir "ideolojik aygıt" haline geldi. Din, devlete egemen olan güçler açısından, bu hakimiyetin veya statünün sürdürebilmesi için toplumlardan ideolojik onay ve rıza üretmek amacıyla tarih boyunca etkin bir şekilde değerlendirilmiştir. Bu bakımdan din, insanlar nezdindeki kutsal niteliğinden bağımsız olarak, devlet ve ona egemen olan güçler açısından etkin, maliyetsiz ve rızaya
dayanan hegemonya aracı olmuştur.
Bu bağlamda siyasal din, her ne kadar sokaktaki insanın kutsalı temelinde şekillendiriliyorsa da gerçekte kutsal olandan ayrı, kutsalı istismar eden, Tanrı ile inanı arasında bir aracı kurum, bir vesayet kurumu oluşturarak inancı iktidar çıkarının aracı kılan, Tanrı inancını, toplumsal hegemonya için araçsallaştıran bir anlayıştır.
Şehirleri adımladıkça ve insanların davranışlarını gözlemledikçe, Doğu Türkistan'ın birçok açıdan Türkiye Müslümanlarının 1930'larda yaşadıklarını tecrübe ettiğine dair fikrim kuvvetlendi. Baskılar, yasaklar, tepeden inme kurallar, katı bir militarizm, heykellerle toplumun şuuraltına kazınan hegemonya. Insanların kadim örfüne, geleneklerine ve alıştıkları hayatlara hiç uymayan yeni kültürel dayatmalar... Yıkılan, içleri boşaltılan, başka amaçlarla kullanılan camiler, medreseler, dini mekânlar... Ve nihayet, bu atmosferde zaman içinde oluşan toplumsal ve kültürel yapı.
Ve o soru, Yarkent'te de zihnimizde çınladı durdu: Hiç camiye gitmeden büyüyen, ezan sesi duymadan senelerini geçiren ve küçüklüğünden itibaren okulda komünist propagandaya maruz kalan Uygurlar, İslamlıklarını nasıl muhafaza edecekler?
İlginç olan, 1994 Yerel ve 1995 Genel Seçimleri öncesinde "laik hassasiyetleri" harekete geçirerek RP'li belediye başkanlarını yıpratma girişimlerinin, popüler düzlemde RP'li belediyelerin başarılı imajını yok edemedikleri, bu hegemonya savaşını kaybettikleridir.
Unutmayın ki Amerika, hakimiyet fikrini ekonomiden, askeri güçten ve siyasi gelişmelerden ziyade insanlığın algısını yöneterek sürdürmeyi tercih eder. Bu algı Batı’nın Doğu’ya üstün olduğuna herkesi inandırmakla başlar. Böyle inandırmalıyız ki Doğu’nun zenginliklerinden yeterince yararlanabilelim ama Doğu’nun yeniden dirilişine fırsat vermeyelim. Doğu’da terör olmalı ki biz huzura, Doğu’da sefalet olmalı ki bizi zenginliğe erişelim.