Bugün bitirdiğim Yılkı Atı kitabı hakkında bahsetmek istediğim çok şey var, başlayalımm.
Öncelikle kitabın öznel yorumu, sonra nesnel gerçekler. Kitap asla bana hitap etmedi. Öylece geçip giden bir kitaptı ne üzdü ne de duygulandırdı yani beni. Kitapta çok gereksiz küfürler ve hakaretler vardı. Köylüler vesaire herkes kötü, sürekli arkadan kötü konuşmalar, hakaretler, küfürler ve lanet okumalar bana ‘keşke sadece atların koşmalarını okusaydık’ dedirtti açıkçası. Şimdi yine kısa yazamadım (başaramıyorum) ama size kitapta yaşanan her şeyden bahsedeceğim.
Hikayemizin öncesi İbrahim adında bir adamın seneler önce bir tayı, yani atının yavrusu olmasıyla başlıyor. Yavru gittikçe güçleniyor ve yetenekleri gelişiyor. Yavrumuz ve başrolümüz olan bu atın adı Doru. İbrahim bey, Doru’nun yeteneklerini fark edince ona çok iyi bakıyor, yarışlara katılıp tüm atlara fark atarak para kazanıyor, atına kimseye elletmeyecek kadar fazla değer veriyor ve tabiri caizse Doru’nun toynağını sıcak sudan soğuk suya sokmuyor.
Tabii yıllar ilerleyip Doru yaşlandığında ve artık eski çevikliği de kalmadığında araba çekmek gibi işler için kullanmayı düşünüyor İbrahim bey onu ama atımız ağır işlere hiç alışkın ve yatkın değil, hiç zorluk görmemiş bir prenses adeta. Tabii Doru’nun da bir yavrusu oluyor, aynı onun gençliği gibi çevik bir tay.
Bu arada kitapta atlar konuşmuyor, atları anlatıyor ama üçüncü ağızdan.
Neyse devam edelim. İbrahim bey, geçim sıkıntısından dolayı bir sürü hayvanı varken Doru’yu yılkılık yapmaya karar veriyor. Yılkılık, atların dar zamanda, çoğunlukla kış aylarında, doğaya bırakılması ve hayatta kalırlarsa geri alınması veya satılması gibi bir uygulama. Kitapta herkesin yaptığı bir şey bu, yani İbrahim bey de bir sıkıntı göremiyor bunda. Nitekim Doru gibi narin bir atın