Koza. Onun burada olduğunu hissedebiliyordum, hissetmekten öte biliyordum.
Nereden bildiğimi sayfalarca anlatabilirdim ama elimi kalbime koyduğumda bile onun sesini işitebiliyordum. Buradaydı, kendini ait hissettiği ve en çok korktuğu yerde. Işıklar demişti, bana. Işıklar bizim ortak noktamız. Şimdi o ortak noktamız olan yere gidiyordum, ben artık korkmuyordum ama o korkuyordu, biliyordum.
Lâl'in kapalı fotoğraf odasının önünde birkaç saniye bekledim ardından kapının kolunu çevirdiğimde kilitli olmadığını gördüm. Orada, dedim kendi kendime ve kapıyı tamamen açtığımda onu gördüm. Koza'yı. Poyraz'ı. Abimi. Askeri olduğum kişiyi. Beni büyüten kişiyi. Beni bütün acılarıyla, acılar içinde büyüten kişiyi.
Sigara içiyordu.
Sırtı kapıya dönüktü, pencereden dışarıya bakıyordu fakat kırmızı ışıklar, onu olduğundan daha ufak göstermişti. Belki de ben onu burada çocukluğuyla beraber bulacağımı düşünmüştüm.
Birkaç saniye o kırmızı ışıklara baktım ve değil korku, gücü hissettim. Hatta öyle bir güç ki, kırmızı ışıklardan zamanında kaçarken, şimdi o ışıklara kaçmak isteyeceğimi fark ediyordum. Bu güç, geçmişim boyunca dizlerinin üzerine çöküp ağlayan çocukluğumun bana bir hediyesiydi.
Ufak adımlarla içeriye girdiğimde omzunun üzerinden bana doğru baktı ve şaşırmayarak yeniden önüne döndü.
Lâl'in son çektiği fotoğraflar ipe asılıydı. Gözlerim fotoğrafların üzerinde gezindi ve özlemi, Lâl'e karşı duyduğum o anne hissini yeniden animsadım.
Bir fotoğrafta Bartu'yla birbirimize bakıp gülüyorduk, başka bir fotoğrafta Bartu yalnız başına oturmuş televizyonu izliyordu, gözleri dalgındı. Başka bir fotoğrafta Mutlu ve Işık sarılıp uyumuştu. Bir fotoğrafta Yankı pencereden dışarıya bakıyordu.
Bir fotoğrafta ise Koza vardı. Haberi yoktu belki de vardı, bilmiyordum ama dikkatli bir