eski bir defterin sararmış sayfaları arasında saklı kalan cümleler, yıllar sonra bile aynı acıyı taşır. yazının mürekkebi solsa da duygunun ağırlığı kalır. çünkü insan, en çok unutmak istediğini en derininde saklar. ve o saklı kalan, gecenin en sessiz anında yeniden fısıldar: hiçbir şey gerçekten bitmez.
her sabah aynı pencereye uyanıyorum. ışık değişmiyor, gölge hep aynı yerde duruyor. bir şeyin değişmesini beklemiyorum artık, belki de istemiyorum. elim hep aynı yere gidiyor, düşüncem hep aynı cümleye çarpıyor: “bir şey yapmam gerek.” sonra geçiyor. ama geçmek gitmek değil. o şey adı olmayan, sesi olmayan ama hep orada duran şey köşede sessizce bekliyor. ben çağırmasam da geliyor, ben istemesem de kalıyor. ve ben, her seferinde, yeniden başlıyorum. aynı yerden. sanki başka bir yer hiç olmamış gibi.
elbet bir gün, birileri güzelliğiyle odaları doldururken, ben köşede kalemimi bileyleyerek bekledim. aynalar bana sırtını döndü, ama kağıtlar hep yüzüme baktı. çirkinliğim, suskunluğumun yankısı oldu ve o yankı, zamanla cümlelere dönüştü. insanlar gözlerimi kaçırırken, ben kelimelerimi çoğalttım. çünkü dışlanmışlık, bir dil yaratır; görülmemek, bir bakış biçimi kazandırır. yazdıkça, çirkinliğim bir armağana dönüştü: bana kalemimi verdi ve o kalemle, kimsenin görmediği yerleri yazdım. kimsenin duymadığı acıları. kimsenin sormadığı soruları. belki de en sahici yas, en sessiz olandan çıkar.
bir gün, belki bir gün, sabahın ilk ışıklarıyla değil de, gecenin en koyu yerinden doğan bir umutla uyanırım; öyle bir sabah ki, içimdeki paslı çanlar çalmaya başlar, sesleri yankılanır boş sokaklarda, kimse duymasa da ben duyarım. yaşamak, evet, hâlâ uzak bir kıyı gibi ama belki bir sandal iner içime, kürekleri kırık olsa da, rüzgar yeter. çünkü bazen, en karanlık yerden filizlenir ışık, ve ben, bu çürümüş toprakta hâlâ bir filiz olabileceğime inanmak istiyorum. yaşamak, belki de bir inat, belki de bir şiir gibi; eksik ama tamamlanmaya değer.