Gitmeliyim buradan. Derhal. Git, sarıl, ne kadar üzgün
olduğunu söyle, sonra vedalaş. Yok, nerede.. İlla duygusal
bir sahne yaratacağım, illa kendime zırnık koklatmadığm o
sonsuz şefkatimle birine iyi geleceğim, illa kendimi gerekli
hissedeceğim. Yok "Ben yanındayım"lar, yok "Merak etme,
ben hallederim"ler. Bir kez daha ayarsız sevecenliğimin kurbanıyım. Merhametim batsın.
O gidince hayatlarınızın yabani bitkiler gibi yıllarca birbirine doğru büyüyüp iç içe geçtiği yeri, bu müșterek alandaki şahsi hikâyeni, yani onun yanındaki seni de kaybediyordun. Karşılıklı oturduğunuz masaları kaybediyordun mesela. Sadece ona anlatacağın şeyleri kaybediyordun. Onu bir sabah kahvaltıya çağırma ihtimalini....
O, seninkilere dolanmış köklerini söküp alırken, seni de yerinden ediyordu. Aynı bahçenin çiçekleri olmak böyle bir șeydi.
'Tokol' ikinci karı demek. Nasıl iğreniyorum bu kelimeden. Bu kelime hangi karanlık, geri çağda bulunmuş. Bedeni ve yüreğiyle tutsak olan kumalık kadar kötü bir şey var mı bu dünyada? Mutsuz kadınlar mezarlarınızdan kalkın! İnsanlıktan çıkmış olmaktan, bir gölge gibi yaşamaktan kurtulun! İnsanca yaşamaktan alıkonulan kadınlar kenetlenin! Eski zamanların karanlıkları önümüzde titresin.
"İnsanın kendini suçlamasının keyif veren bir yanı vardır. Kendi kendimizi suçladığımız zaman başka birinin bizi suçlamaya hakkı kalmadığını düşünürüz. İnsanın ruhunu suçluluk duygusundan arındıran şey itiraf etme eyleminin kendisidir."