Geçmiş bir vakti çalmaya başlar, ansızın,
Uzak yaziarına asılı yarasalar
Gibi eski günlerinde duran saatler.
Dolaşır seslerle anıların iğneli
Karıncaları etimde. Düşer üstüme,
Kürek kürek, cıvık topraklarıyla gece.
Demir bir tekerlek döner taşta, yanaşır
Kapıma pişmanlığın çektiği araba.
Neden ağzı açık indirilen kutunun?
Nerden çıktı bu çivi? Yoksa sarıldığım
Yalnızlığın ölüsü mü boylu boyunca?
Özlem, kuyruğu kısık, kaldırır bumunu
Ve ulur. Tüylerini okşarım usulca.
Bir tuğla kurtulur kuleden, ayna çatlar.
İrin rengi bir ay yuvarlanır damlarda.
Şimşeklerle aydınlanan ıslak camlarda
Uzamış yüzler belirir: sen, hepsi de sen!
Evlilik, milyonlarca güzel ve çirkin anın birleşip ortak bir anılar dokusu haline gelmesidir. Bunların hepsi biraz farklı görülüp hatırlanır; tıpkı iki kişinin farklı köşelerden aynı tabloya bakması gibi
"Hepimizinki günübirlik hayatlar; hatırlayanın, hatırlanandan farkı yok. Hepsi geçici. Hem anılar hem de onların nesnesi. Her şeyi unutmuş olacağın günler kapıda, her şeyin seni unutacağı günler yakın. Bil ki çok geçmeden hiç kimse ve hiçbir yerde olacaksın."
Gifford gülümsedi.
"Ne oldu?"
Adam başını iki yana salladı. "Yok bi'şey..."
(Seni seviyorum, hepsi bu. Seni aldığım her nefesle, aklımdan her düşünceyle, kalbimin her atışıyla seviyorum. Çünkü sen bir insandan fazlasısın; başlı başına bir dünyasın, zengin, canlı, heyecan verici, büyüleyici bir evrensin ve ben her ormanı, çayı ve akarsuyu keşfederek hayatımı geçirmek istivorum.)
Ashâbın gönlünde hiçbir sevgi, Allah ve Rasûlullah sevgisinin önüne geçmedi. Ne mal-mülk, ne çoluk-çocuk, ne de can sevgisi... Zira bunların hepsi dünyada kalacak, Allah ve Rasûlü'nün sevgisi ise, ebedî saâdetin gönül sermâyesi olacaktır.