On Dakika Otuz Sekiz Saniye, daha ilk sayfalardan itibaren insanı rahatsız eden ama elinden de bıraktırmayan bir hikâyesi var. Leyla’nın ölümünden sonraki son on dakika otuz sekiz saniyesinde geçmişine dönerek hayatını anlatması fikri çok çarpıcıydı.
Özellikle Leyla’nın çocukluğunda ve gençliğinde yaşadıkları beni çok etkiledi. Toplumun dışına ittiği insanların hikâyelerini okumak bazen zorlayı olabiliyor çünkü anlattıkları maalesef hiç de uzak ya da imkânsız şeyler değil.
Ama kitabı benim için özel yapan sadece Leyla değildi. Etrafında kurduğu dostluklar da çok güzeldi. Kan bağı olmadan bir ailenin nasıl oluşabileceğini, insanların birbirlerine nasıl tutunabildiğini görmek içimi ısıttı. Hikâyenin en karanlık anlarında bile o dostluk hissi vardı.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan şey şu oldu: Bir insanın hayatı, onu hiç tanımayanlar için birkaç kelimeden ibaret olabilir ama her hayatın içinde koskoca bir dünya var. Leyla’nın hikâyesi de bana bunu hatırlattı. Hüzünlü, sarsıcı ve düşündürücü bir kitaptı.
Seoul’un karmaşasından kaçıp küçük bir köye sığınan Yujin’in, eski bir evi kitap mutfağına dönüştürmesi ve burayı hem kafe hem konaklama yeri yapması fikri baştan sona çok çekici geldi. Tarçınlı kurabiyelerin kokusu, pencereden görünen dağ manzarası, ateş böcekleriyle dolu yaz geceleri ve raflardaki kitaplar… Okurken gerçekten o köydeymişim gibi hissettim, huzur doldu içime.
Yujin’in kendi yaralarını da yanına alıp bu mekânı kurması ve farklı hayatlardan konukların burada kısa süreliğine de olsa kendilerine gelmesi güzel işlenmiş. Her konuğun kendi hikâyesiyle gelip, mutfakta sohbet ederken veya kitapların arasında gezinirken bir nebze iyileşmesi, küçük mutlulukların gücünü hatırlatıyor. Özellikle mevsim değişimlerini ve doğayla iç içe geçen günlük ritüelleri anlatan kısımlar çok akıcı ve sıcacık.
Fakat tam 6 puan vermemin sebebi var: Hikâye yer yer fazla “her şey yoluna girecek” moduna giriyor, karakterlerin dönüşümleri biraz hızlı ve yüzeysel kalıyor. Benzer “kitap kafe + iyileşme” temalı romanları sevenler için de yeterince yeni bir tat sunmuyor maalesef. Tempo oldukça yavaş, bu da bazı bölümlerde sayfaları çevirirken “acaba bir şey olacak mı” dedirtti.
Yine de eğer hayatın gürültüsünden bunaldığınız bir dönemdeseniz, yeni başlangıç hayalleri kuruyorsanız veya sadece birkaç saatliğine sakin bir köşeye kaçmak istiyorsanız keyifle okuyacağınız bir kitap. Okuduktan sonra insanın içi ısınıyor, kitaplara ve küçük ritüellere olan sevgisi tazeleniyor. Özellikle sonbahar-kış aylarında battaniye altında okumak için biçilmiş kaftan.
Kısaca: Büyük bir edebi başyapıt değil ama samimi, sıcak ve iyi niyetli bir mola kitabı. Ben okuduğuma memnun oldum, ara sıra o mutfağın ve köyün havası aklıma geliyor hâlâ. Kim Jee-Hye’ye teşekkürler. İyi okumalar dilerim.
Aziz Nesin'in okuduğum ilk kitabı. Gülmece edebiyatının piri desek yerini bulur. Her yazarın harcı değildir bir büyük olarak çocukların gözünden dünyaya bakmak... Yazar bunu çok usta bir şekilde başarmış. Kitapta Ahmet ve Zeynep adında iki arkadaşın mektuplasmalarina yer veriyor. Gülmece edebiyatı dedim ama ben okurken daha çok hüzünlendim, iyi bireyler yetiştirelim derken kendimizi yetiştirme konusunda ne kadar eksiğiz tokat gibi çarptı yüzüme. Bir çocuk yetiştirmekten önce kendimizi yetiştirmeliyiz çünkü çocuklar gördüklerini uyguluyor. Bunu da kitapta çok güzel bir şekilde yansıtmış yazar. Her öğretmenin , her ebeveynin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Toplumun ve eğitimin aksakliklarini , eksiklerini öyle güzel bir şekilde ifade etmiş ki ne diyebilirim harikaydı
“Cun, eğer söylediklerin sessizlikten daha güzel değilse sus.”
“Bulutların arkasında her zaman birngökyüzü vardır.”
Ben de kendimde bir şişman görüyorum Şomintsu Usta ne yapacağız şimdi :))
Eserde Arapların işgali anlatılıyor. Din adı altında yapılan zulümler, yoksulların elinden her şeyinin alınması, kadınların cansız bir eşya gibi görülmesi, küçük kız çocuklarına yapılan işkenceler sahneye taşınıyor. Zerdüşt inancının hakim olduğu bir coğrafya arap istilasına maaruz kalıyor. Yeni sahipler ülkenin zenginliklerin yağmalayıp halkını da din değişmek zorunda bırakıyorlar.
Cefer Cabbarlı eserde dokuzuncu yüzyılı anlatsa da, kaleme aldığı zamanlar da yine ülke esaret altında. Belki buna da bir gönderme olabilir. Ki zaten eser yazarın hapishaneden çıkışından sonra yazılmış.
Kitaptaki şiirsel hava hemen fark ediyor ve akıp gidiyor yazılar.
Dikkatimi çeken bir şey daha vardı. Elhanın savunduğu fikirler özellikle sonlara doğru iyice ideolojik hal almaya başladı. Bir nevi sağ sol çatışması gibi. Yanlış anlamış da olabilirim
Nüveyre'nin hikâyesi aslında bir kadının yavaş yavaş her şeyini kaybetmesinin hikâyesi...
Bir Çerkes köyünde dünyaya geliyor. Çocukluğu rüzgâr gibi geçiyor; koşuyor, gülüyor, hayaller kuruyor. Hayatın ona neler hazırladığından habersiz. Önünde kocaman bir ömür var. Belki seviyor, belki sevilmeyi düşlüyor. Ama kader onun için başka bir yol çiziyor.
Henüz çok gençken kendisinden kırk yaş büyük bir adamla evleniyor. Bir köy kızıyken bir anda ihtişamın içine düşüyor. Büyük konaklar, kalabalık sofralar, saygınlık, zenginlik... İnsan dışarıdan bakınca "Ne güzel bir hayat" diye düşünüyor. Ama hayatın insana verdiği hiçbir şeyin garantisi yok.
Yıllar geçiyor. Çocukları oluyor. Bir anne oluyor. Bir eş oluyor. Bir yuva kuruyor. Tam her şey yerli yerine oturmuş gibi görünürken hayat yavaş yavaş elindekileri almaya başlıyor.
Önce zaman geçiyor.
Sonra insanlar gidiyor.
Sonra kayıplar geliyor. Ardından eşini kaybediyor.
Bir annenin yaşayabileceği en büyük acılardan biriyle tanışıyor. Evlatlarını toprağa veriyor. Bir annenin kalbindeki o boşluğu hiçbir şey dolduramıyor. İnsan sevdiği herkesi kaybedebileceğini düşünür ama evladını kaybetmeyi aklına bile getirmez. Nüveyre bunu yaşıyor.
Bir zamanlar insanların etrafında pervane olduğu kadın, giderek yalnızlaşıyor. O görkemli günler geride kalıyor. Konaklar, zenginlikler, gösterişli hayatlar birer hatıraya dönüşüyor. Hayat onu öyle yerlere savuruyor ki sonunda neredeyse bir odunlukta yaşam mücadelesi veriyor. Hayatının son dönemlerinde Nüveyre artık tamamen yaşlanmıştır. Bir zamanlar köşklerde, konaklarda yaşayan o kadın; artık çok daha yalnız, çok daha sade ve zor bir hayatın içindedir. Yanında eski kalabalıklar yoktur. İnsanlar azalmış, hayat küçülmüştür.
En acı taraf şu olur: Bir zamanlar elinde her şey varken, yaşlılığında en temel