• Italo Calvino’yla Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu kitabıyla tanımıştım, beni altüst etmişti o kitap, Ulysses’ten sonra okurken en çok etkilendiğim kitap olmuştu, Kesişen Yazgılar Şatosu’nu da bu yüzden aldım yanılmam diye umuyordum ki yanılmadım. Yazar bu sefer tarot kartlarının onda uyandırdığı çağrışımlarla öykücükler üretmeye çalışıyor, tarot kartlarını bilmeyen biri olarak öyküleri anladım ve gayet hoşuma gitti. Her bir tarot kartı sıralı bir şekilde sayfanın yan boşluklarına koyulmuş, bu da tarot kartlarıyla ilgili bilgi sahibi olmayan birinin de öyküleri anlamasını sağlıyor.
    Tarot kartlarıyla insanların öykülerini anlatmasını da oradaki insanların karanlık bir ormandan geçerken yaşadıkları yüzünden kör olmasına bağlamış. Yazarın tarzına alışkın olmayanlar için kitabın başında yazarın bir notu var, ön söz mahiyetinde.
    Bu kitapla ilgili en çok hoşuma giden şeyse öykülerin Hamlet, Kral Lear, Macbeth, Faust gibi ikonik metinlere gönderme yapması hatta öykülerin kurgularının yer yer onlara benzemesi. Anlatıcı daha sonra bu kesişmeyi ayrı şekilde tablolaştırmış, kitabın içinde. Keşke fotoğraf atılabilseydi buraya :/
    Bir de kitap yazılı bir metin olmasına rağmen (sayfanın boşluklarına koyulan tarot kartlarını saymazsak) çizgi roman tekniğiyle anlatılmış. Kitabın ilk paragrafı bir mekan tasviriyken ikinci paragraf birinci kişinin ağzından anlatılıyor. Biz bu anlatım tarzını çizgi romanda görürüz.
    Toparlamak gerekirse Italo Calvino okuyucusunu geliştiren bir yazar, daha çok kullandığı anlatım tekniklerinim değerlendirilmesinin gerektiğini düşünüyorum. Keyifli okumalar
  • Fındık Sekiz, simgesel/alegorik bir doku içinde İslâm mistisizminden izler taşıyan bir metindir. Eserde tasavvuf öğesi, Ağır Roman’da olduğu gibi, yazarın bıçkın/külhani anlatımı yaratıcı dil oyunları ile birleşmiştir. Fındık Sekiz romanında “Nefs-i Emmare”nin ve dünyasal zevklerin temsilcisi olarak iki şey karşımıza çıkarılır. “Gönlü olmayan”, “sahte hayata cila çeken parayla mükemmele ulaşmak isteyen” biri olarak tanımlanan Sevda ve “şeytan meyvesi”, “beyaz çiçek” denen uyuşturucudur. Bir önceki romanda cinsel edimi metnin temeline oturtan yazar için burada tutkular insanı yoldan çıkaran dünyalık ögeler olarak algılanır. “Zevkten çıldırma noktasına gelseler bile, yeni pozisyonlar arayan bu tiplerin hayattan hiçbir beklentileri yoktur. Bir şeyler yaşayalım, mutlu olalım, yiyelim, içelim, eğlenelim ortak felsefeleridir.”(Fındık Sekiz, Yıldız Ecevit, Cervantes’in Yeğeni, 2012)
    Anlatının derinine inildiği zaman bir aydın eleştirisi dikkati çeker. Daha önceki romanında da anlatı kişisinin bir türlü iletişim kuramadığı elit kültür, burada da saldırılması gereken gruptur. “Aradığı hayatı bir türlü bulamayan” Meto, bu aydın kesimden hırsını alırcasına saldırır.
    Beyoğlu’nun kan ve şiddet içeren, cinsellikle yoğrulmuş batakhanelerinden çıkan ana kahramana gerçeği, metinde mistik bir rol üstlenen Fahri Baba gösterecektir. “Kötüyü, çirkini, pisi, rezili, kepazeyi tanımıştı Meto. Şimdi iyinin, güzelin, ışığın ve aşkın ne olduğunu daha iyi anlamış, diline yeni bir tat gelmişti.” “Yeni bir âleme geçiş yapmak” demektir bu.
    Fındık Sekiz romanında yaşam tüm dinsel doktrinlerde olduğu gibi bir oyundur. Bu dünya insanın sınav verdiği bir okuldur. Meto’nun mürşidi konumundaki Fahri Baba, bir İslam tarikatının gelişme yolculuğunu anlatıyor gibidir: “Sen şimdiye kadar sınavdaydın, şimdi yeni bir şelalenin yatağına yatırılacaksın ve o, senin yaşadığın son nefesin, son sesin olacak.”
    Fındık Sekiz romanında anlatının geneline bakıldığı zaman aslında bir genç kıza tacizden dolayı tutuklanan ve ardından hayatının akışı değişen Metin Kaçan’dan çok yoğun izler taşıdığı görülür. Kaldı ki ana kahraman Meto da Metin’dir. Yazarın yaşadığı gibi Meto da tacizden tutuklanıp yargılanır. Hapisten çıkan Meto, aydınlanmıştır artık. Fındık Sekiz, birey ve onun iç dünyasına yapılan bir yolculuk bağlamında romantik izler taşır. İlk olarak somut-soyut ilgisi yönüyle dikkati çeker. Yazarın metninin başına aldığı ön söz niteliğindeki kısımda yer alan şu ifadeler okurun gerçek algısını daha en başta sarsar:
    “Bu kitapta geçen isimler hayalidir; kitabın muhtevası ise bir kurgu. Bana soracak olursanız kurgulardır gerçek olan! Her neyse dostlarım vardır, mesela: sevgili Levent Erseven; iyi bir adamdır. Mehmet Fahrettin Dal ise güzel bir insandır. Nur Gürkan güzel kokulu bin bir rüzgârı okşayan iyi yürekli bir hanımefendidir. Güzeller güzeli Solmaz’ı, Yasemin’i, Fatih’i ve Hasan’ı, kalbimin en güzel yerinde sürekli yaşayan Ali Kaçan’ı anmadan olmaz, olmamalı. Ustalarım Aykut Değer, Orhan Martı ve Numan Baykal’a, abilerden de Medet Kerpeten ve Korsan Cevdet’e saygılarımla. Bu kitapta ve bende emeği olup da ismini anamadığım yüzlerce insanın da kulaklarına hoş bir seda olarak fısıldıyorum: Yapıştır.
    Bakış açısı
    Anlatıcı
    Yazar gözlemci bakış açısını kullanmıştır. Kimi zaman gözlemlerde bulunur, kimi zaman ise kahramanın ve diğer şahısların iç sesi konumunda olur.
    ‘’Meto, Sevda’nın partisinde kenara çekilmiş, kendi iç dünyasının derinliklerine dalmıştır. Kızıl bir rüzgarla koklaşıp, derin ve eflatun bir kuyudan nar suyu içmektedir.’’ (FS.60)
    ‘’Meto, şimdiki zamanda yaşamayı bırakıp, geçmiş zamanın küflenmiş kliplerinde öylece kalıp ağlamak istiyordu; doyasıya ağlamak; yağmurun gökyüzündeki pamuktan annesinden ayrılırken ağladığı gibi’’ (FS.101)
    Yazar her şeyi bilen, gören, sezen her yerde bulunan ilahi bir niteliktedir. Anlatıcı olarak bazen iç monolog bazen bilinç akımı yöntemlerini kullanmıştır.
    Bakış Açısı
    Romanın bakış açısı gözlemci bakış açısıdır. Başkarakter Meto’yu, Fahri Baba’yı, Sevda’yı ve diğer kişileri, olayları ve nesneleri gözlemci bir bakış açısı ile anlatmaktadır.

    Olay örgüsü

    Beyoğlu’nun kan ve şiddet içeren, cinsellikle yoğrulmuş batakhanelerinde yaşayan ana kahraman Meto, bu durumdan kurtulup daha mistik bir yaşama adım atmak için çabalamaktadır. Bu durumdan kurtulmasına yardımcı olacak kişi ise Fahri Baba’dır. Meto, bu yaşantıdan kurtulup, huzura ermeye çalıştıkça sürekli önüne engeller çıkar ve en büyük engel ise Meto’ya saplantı haline gelen Sevda’dır.

    Anlatıda, öykü edilerek anlatım yoluna gidilmiştir. Ağırlıklı olarak; Meto, Fahri Baba ve Sevda karakterleri üzerinde durulmuştur. Fahri Baba, Meto’nun yol göstericisi, Sevda ise en büyük engel tasavvuftaki karşılığı olarak ‘Nefis’ olarak betimlenmiştir.

    Anlatı genel olarak Meto karakteri üzerinde durmaktadır. Meto’nun yaşadığı batakhaneden kurtulup daha iyi bir hayat yaşamak için çabalamasını anlatmaktadır.

    Roman Karakterleri

    Meto

    Romanın başkarakteridir. Kendisine yeni bir hayat kurmak istemektedir.
    Tasavvufi bir yolculuğa çıkar ve sonunda aradığını bulur.

    Fahri Baba

    Meto’nun yardımcısı, akıl hocası niteliğinde bir karakterdir.

    Sevda

    Meto’nun önündeki en büyük engeldir. Sürekli planlar yaparak Meto’yu zor durumda bırakır.

    Çiğdem

    Meto’nun aşık olduğu karakterdir.

    Melek Hanım

    Meto’nun annesidir.

    İbrahim Abi

    Meto hastalandığında ona şifa veren kişidir.

    Nil

    Sevda’nın arkadaşıdır. Sevda ile birlikte Meto’ya oyunlar oynar.

    Tolga, Aslan, Suat

    Meto’nun yakın arkadaşlarıdır.


    Karakterlerin çoğu kitap içinde geçer fakat bir vasfa sahip değillerdir. Erser daha çok ana karakter üzerinde durur. Romanda birçok karakterin fiziki görünüşünden ve karakterinden söz dilemez. Belirgin herhangi bir özellikleri mevcut değildir.
    Bunun yanında Metin KAÇAN, anlatıda rüzgar, zaman, sokak lambası, ayna gibi varlık ve nesneleri kişileştirmiş ve birer karakter haline getirmiştir.

    ‘’Fransız konsolosluğunun önünden geçerken sokak lambalarından biri nazikçe eğilip ‘’Meto, sinirli esmerim, gergin yüreklim, geçmiş olsun!’’ diyerek hayatın gidilmeyen yönüne yelken açan Meto’yu biraz olsun rahatlatır.’’ (FS. 99 )

    ‘’Göbek taşına düşen bir ışık huzmesi Meto’nun yanına yaklaşıp: ‘’Sadece mermere ver kendini, o sana söyleyecektir her şeyi,’’ diyor.’’(FS.109)
    ‘’Şıpır, şıpır, şıpır sular tavandan göbek taşına düşüyor, zaman o şıpırtılar arasında yıkanıp paklanıyor.’’ (FS.109)

    ‘’Ayna, yüzyılların sırrını çeşitli mevsimlerden geçip, bir yaz yağmurunun ağlatan yalnızlığına beş basan Meto’ya soruyor: ‘’ Dinle çocuğum, bir tek gerçek vardır: O da sadece bu!’’ (FS.121)

    Zaman
    Anlatının zamanı günümüzdür. Fakat net bir tarih kavramı yoktur, anlatının çoğu yerinde zaman, silik olarak verilmiştir diyebiliriz.
    Roman kahramanı çoğu defa barlarda göründüğü için vakit akşam yahut gece olarak belirir.

    Mekân

    ‘’Önce mekân belirlenir: İstiklâl Caddesi, Balat, Nişantaşı, Bebek, Hisar, Arnavutköy. Birbirlerine zıt coğrafyalardır.’’ (Ağır Roman’dan Fındık Sekiz’e, Metin Kaçan’da Ritüel Ve Hayat, Rüstem Aslan, Cervantes’in Yeğeni,2012, Sy:35)

    Romandaki mekânlar çeşitlilik gösterir. Olay hemen hemen İstanbul’un bütün semtlerinde geçmektedir.


    Fındık Sekiz Romanının Tematik Çözümlemeleri


    Metin Kaçan, anlatıda gerçek hayatta başına gelen bazı olayları, eleştirel bir bakış açısı ile hem toplumu hem de toplumdaki aydın kesimi ele alarak anlatmaktadır.

    ‘’Kaçan, estetik kaygı ile sunmaya çalıştığı edimlerle, Gadamer’in bahsettiği yaşananları ve yapı arasındaki ilişkiyi minimalleştirir. Neyi anlattığıyla ise de, hayatın açıklaması, geliştirilmesi törenine bir ses daha katar. Tarzı ile Pieper’in belirttiği dünyaya uyum sağlarken, sınırları aşmayı, örnek verilecek bir şekilde yerine getirir. Yani Kaçan, bütün felsefi verilere uygunluk gösteren bir satyr gibidir.’’(Rüstem Aslan, E Dergisi, Ağustos 1999)

    ‘’Kitabın başında ‘’roman’’ diye yazmaktadır, ama okuduğunuzda gözlerinizin önünde akıp giden, acıların belgeselidir. Nedir aslında Fındık Sekiz? Gerçekten bir roman mı, anlatımı, haber mi, belgesel mi, gezi mi, ermiş sayıklamaları mı, bir geri dönüş manifestosu mu? Nedir? Buna cevap vermek çok zor. Kesin olarak söylenebilecek tek şey ise yazılanların sadece roman olmadığıdır.’’ (Rüstem Aslan, E Dergisi, Ağustos 1999)


    Yukarda da belirtildiği gibi Fındık Sekiz, Metin Kaçan’ın yaşam öyküsüdür.


    Öte yandan söz konusu metin , ‘’yapı/kurgu düzleminde içerdiği tüm aykırılıklara karşın tasavvuf edebiyatının New Age* düzlemindeki bir ardılı olarak da düşünülebilir. Tasavvuf düşüncesinin gelişimi Türk edebiyatında daha çok şiir aracılığıyla izlenir. Din felsefesinin araştırma ve deneme düzleminde ele alınması, Türk kültüründe bir gelenek değildir. Bektaşi şiirinin kurucusu Yunus Emre, Bektaşi düşüncesinin kavramları ve imgeleriyle örer şiirini, görüşlerini şiir aracılığıyla ortaya koyar: Tasavvuf edebiyatında düzyazı türleri fazla görülmezken, şiir en fazla kullanılan edebiyat türüdür. (Yıldız Ecevit,Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001)

    Fındık Sekiz Romanında İslam Mistisizmi

    Metin KAÇAN, Fındık Sekiz romanında içsel bir yolculuğa çıkarak, İslam mistisizmini ana karakter üzerinden verir. İslam mistisizmi üzerinden toplumsal aksaklıklara değinerek, aydın kesimi eleştirir.

    ‘’Fındık Sekiz, bir iç dünya yolculuğunun odakta olduğu bir metin. Ancak bu soyut yolculuk, düzlemde bir arabanın içinde ve maddesel yaşamın ortasında İstanbul’da , kimi zaman Anadolu’da gerçekleşir. Somut/maddesel yaşam, soyut iç dünyayla eşzamanlı bir birliktelik içinde var olur bu metinde.’’ (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)


    ‘’Allah’a inanmayan, kuldan utanmayan bir kavim İstanbul’da cirit atmaktaydı.’’ (FS.22)

    ‘’Allah, kul, kavim gibi sözcüklerle kutsal kitap dilini çağrıştıran eleştiri tümceleri, dünyasal zevklerin sarmalındaki insanları anlatırken tümüyle mistik bir tona bürünür. ‘emmare’ dir (Bkz: FS.38,47) tüm bunların nedeni. Emmare ise, nefis’tir, istek’tir.’’


    ‘’Emmarenin peşinden giden, sadece onun için yaşayan sürüngenler, insanlık mertebesine ulaşmak için tek bir kitap, tek bir sure, tek bir ayet bilmeyen beyinsizler, şeytanın yoldan çıkarttığı entelektüel grup.’’ (FS.34)

    Türünden tümcelerde anlatıcı, artık farklı bir bilincin sözcülüğünü yaptığı anlaşılan yazarla örtüşür. (Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)


    ‘’Sanki Ten kavminden gelen bir vücut bara girmiş, insanlara akıllı olmalarını fısıldıyordu. Bu Ten, ‘aydınlık çağı’ diye adlandırılan bu karanlık çağda, nesnelerin boyunduruğu altında yaşayan âdemoğluna, çok önemli bir sırrını vererek uzaklaşıyordu. Sır bir kişiye verilmişti: Meto’ya! Sır tutabilen, tutması emredilen insan.’’ (FS.32)


    ‘’Geride bıraktıkları şehirde kulaktan kulağa fısıldaşmalar, ayrılıklar, hüzünler, zevkler ve bu dünyevi zevkleri kamçılayan alkol, gırtlaklardan midelere yerleşiyordu.’’ (FS.27)

    ‘’Maneviyattan konuşan tiplere ‘sapık, yobaz, tutucu, gerici’ gibi sıfatların yakıştırıldığı bu şehir bir süre sonra sallanacak, öyle bir sarsıntı olacak ki seçilmiş insanların dışında kimse kalmayacak. Önce dudak bükenler, sonra bu insanlarla başka yerlerde, farklı şekillerde karşılaşınca ellerini öpmek için hızlı hareketler yapacaklar.’’ (FS.27)


    Metin KAÇAN, romanda kurtarıcı, seçilmiş kişi olarak Meto karakterini gösterir. Meto karakterinin gerçekteki karşılığı, yazarın kendisidir.


    Fındık Sekiz Romanında Toplumsal Eleştiri ve Başkaldırı

    Metin KAÇAN, toplumsal eleştirilerini ve başkaldırısını gerek dil, gerekse işlediği konularla yapar. Daha önceleri yazdığı Ağır Roman kitabında toplumsal yozlaşmayı, varoş kültürünü, alt kültür ve üst kültür kavramlarını ele alan yazar, Fındık Sekiz romanında daha çok aydın kesimini ele alarak eleştirir.

    Bu eleştirilerin temel nedeni, Ağır Roman kitabına yapılan saldırı niteliğindeki eleştiriler ve daha sonrasında taciz suçlamasıyla tutuklanması ve bu tutuklanma karşısında, aydın kesiminin kendisine karşı sergilediği tutumdur. Bu eleştirilerini ve baş kaldırışını, roman kahramanı olan Meto üzerinden mistik bir kalıba sokarak verir.

    ‘’Kaçan’ın bu yapıtı da, yine ‘alışılmış yazın kalıplarının çok dışındaki alt kültür dili’ (bkz: Ecevit 1992, s. 111) olarak nitelendirebileceğimiz argo konusunda sayısız örnekle doludur. Yazarın da yapıtta anlatılan çevrenin adamı olduğunu düşünecek olursak, onun yapıtlarını ele alırken, ortak dili değil de bir özel dili tercih etmiş olmasını doğal karşılamamız gerek. Böylece yazar, içinde yaşadığı toplumdan ve mevcut yasa ve kurallardan kendini soyutlamakta, diğer bir ifadeyle buna sırt çevirmektedir. Kaçan’ın kullandığı bu dil, üyesi bulunduğu grubun yaptığı karşı eylemin bir dışavurumu olup ardında gruplaşma, gizlilik ve kendini dışa soyutlama arzusu yatmaktadır. Aşağıda sunacağım örneklerin, romanda yer alan argo ifadeler konusunda bir fikir vereceğini düşünüyorum.

    bir şey sallamak: İlaç, tablet almak.

    ‘’Süt, bal, tavuk ve balık yersin, mide ambale olmuştur, iki supradin sallarsın, hırçınlaşacağına sakinleşirsin’’ (s.12)
    telaşına sürme çekmek: Telaşını belli etmemek.

    ‘’Tenten’in tedavisi için olağanüstü bir çaba sarf eden Sevda, telaşına sürme çekemiyordu.’’ (s.61)

    Romanın en çarpıcı yönlerinden biri, kuşkusuz dilidir. (Musa Yaşar Sağlam, Folklor/Edebiyat dergisi, Cilt VII, Sayı 25, 2001)


    Yukarıda da belirtildiği gibi Metin KAÇAN, alışılmamış bir dil kullanarak, kendisini soyutlamış ve kullandığı dil ile başkaldırıda bulunmuştur.


    ‘’Yazar-anlatıcının, metinde protesto edercesine karşısına aldığı ana kesim ise aydınlar’dır. Daha önceki metni Ağır Roman’da da, anlatı kişilerinin iletişim kuramadığı üst kültür ve onun ana taşıyıcısı aydın, Kaçan’ın taşlama’sından payını almıştı. Metin Kaçan, romanındaki bu eğilimi o zaman şöyle değerlendirmişti: ‘Romandaki insanlar üst kültürle bağlantı kuramıyorlar. Onlar için kendilerini bu biçimde savunma, yaşamlarının koşulu. Bunu yapmasalar ölecekler.’ Bir önceki romanda bir öz savunma aracı olan alay, Fındık Sekiz’de bir edebiyat metninin boyutlarını aşan biçimde bir saldırı aracına dönüşür, sinikleşir. Kaçan’ın bu son anlatısına karşı olan tepkisizlik ortamının bir nedeninin de, metnin, aydını karşısına alan bu eğilimi olduğu düşünülebilir.’’ ((Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002)
  • Clive Barker'ın eserlerini sallarsanız içinden binbir türlü renk dökülür. Romanları kadar masalları da farklı bir çizgide ilerliyor ve daha önce karşılaşmadığınız gerçeklikler sunuyor sizlere. Abarat'ın giriş cümlesinde sonu gelmeyen o hikaye hakkında bize kısa bir söz söyleyen Barker, ilk sayfalardan merakımızı çeliyor zaten. Okunması da çok rahat olan, mükemmel çizimlerle bezenmiş fantastik bir kapı Abarat. Ve elimizde tuttuğumuz eser, sadece ilk ayağı. Diğer ayakları nerede mi? Hiçbiri çevrilmedi. Hayal kırıklığımı hepinizin hissettiğinden eminim. Ama artık bu konuda yakınmaktan bıktım. Arkadaş Kitabevi sağ olsun Amazon üzerinden siparişle istediğimiz kitapları getirtebiliyor. Elbette, 8 dolar masum görünüyor fakat cebinizden çıkan 50 lira olunca işler değişiyor. Neyse, bu konuya girersek ben öfkemi boşaltana kadar çıkamayacağız. Bu yüzden üzerinde durduğum çizgiye bağlı kalmaya çalışacağım. Yine de söz veremiyorum.

    Abarat, geniş bir dünya. Bu geniş dünyanın tanıtımı 420 sayfaya sığdırılmış. Karakterleri, mekanları ve bu dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmaya gayet yetmiş. Masalımızın bir sonraki ayağına hazır bir şekilde kapatıyoruz ilk kitabın kapağını. Diğer Barker eserlerinde olduğu gibi kötü karakterimizi detaylı olarak tanımaya fırsatımız olmuyor, fakat eminim ki bir sonraki maceralarda bu eksiklik fazlasıyla giderilecektir.

    Barker'ın masal anlatımı da diğer eserlerindeki karanlık atmosfere sahip. Zaten, daha önce bir incelememde masalların aslında ne kadar karanlık bir dünyadan çıktığından bahsetmiştim. Yani Clive Barker'ın yaptığı yalnızca masalı doğru anlatmak. Bunu yaparken de normal bir masalda karşılaşılandan çok daha geniş bir dünya yaratıyor bizlere. İçinde ürpertici sakinleri olan bir yer yaratıyor. En korkuncunun içinden sevimli birinin çıkabileceği gibi, en sakin ve masumu da şeytan olabilir Abarat sakinlerinin. Bu yüzden, ana karakterimiz Candy'nin hep diken üstünde durduğu bir macera okuyoruz. Candy, birçok Abarat'lı tanıyor, Abarat'ı tanıyor ve kısa bir süre sonra bir Abarat'lı gibi davranmaya başlıyor. Bizler de Candy gibi ortama uyum sağlamaya başlıyoruz satır satır.

    Farklı masallar dinlemeye alışık değiliz. Bizim masallarımızın sonu hep mutlu biter. En azından bize aktarıldıkları şekilleriyle, öyleler. Fakat Barker kaleminden çıkmış bir masalı içiniz rahat bir şekilde dinleyemiyorsunuz. Barker'ın masallarında gezerken her köşe başında adımlarınızı yavaşlatırsınız, çalacağınız kapıları iki kere düşünürsünüz ve içinize çektiğiniz havadan bile şüphe duyarsınız. Clive Barker masallarında, başınıza gelecek her şeye hazırlıklı olmanız gerekir.
  • Otobüs durağında oturuyordum. İki adam geçiyordu önümden. Öndekinin heyecanlı bir şekilde, el kol hareketleri de ekleyerek söylediği ‘Ne kadar da önyargılıyız. Adam hakkında neler düşünmüşüz, kendimden utanıyorum.’ sözlerine susarak karşılık veriyordu bir adım arkada onu takip eden. Ben bu kadar şanslı değilim. Genellikle yeni tanıştığım birine önyargısız davrandığımda hüsrana uğrarım ve toplum tarafından saflık ve aptallıkla suçlanırım. Kimsenin beni ‘ne kadar da önyargısız bir insansın.’ diyerek övdüğünü duymadım.
    Önümden geçip giderken düşüncemde bir parça yer edinerek benimle saçma bir ilişkiye girdiler. Onları unutacağım ama bu düşünce hafızamda yer edinecek. Önyargı ve saflık...
    Eve dönüyordum. Bütün gün, dışardan bakan bir insan için boş boş gezmiş ve vakit öldürmüştüm. Oysa bana sorsalar -bunu hiç yapmazlar-, onlara anlatabileceğim birkaç kelimelik hikâyem vardır.
    Davranışlarımız da, önemsizliğe ve anlamsızlığa karşıymış gibi konuşarak insanların kulaklarını şaşalı kelimelerle doldururuz ve bir gün bizi kumar oynanan bir mekânda gördüklerinde onları hayal kırıklığına uğratırız. Bu da onun gibi bir şey, hiçbir şeyin dışardan görüldüğü gibi olmaması...
    Evet, bütün gün olmam gereken yerdeydim. Geçmişimde. Tüm insanlık gibi bende ara ara bunu yapıyorum. Bana hiç yaramayan, gelip geçici olduğu çokça kez tecrübe edilmiş düşüncelerin ve duyguların tekrardan doğduğu, belki hıçkırıklarla belki de gülümsemelerle daha da saçmalaşan, insanın kendisiyle buluştuğu ve bir bakıma hastalıkmış gibi görünen hatıralar mekânını ziyaret seansları…
    Bu bazen bir park olur, bazen bir kafe, bazen de bir apartman dairesi. Bazen de tüm bir şehri kapsar.
    Bu hatıralar mekânını ziyaret seansları asla ihmal edilmemesi gereken ölümcül bir hastalığın tedavisi gibi oldukça düzenli ve yaşama tutunabilmenin heyecanını içeren bir coşkuyla gerçekleştirilir. Eğer bir aksilik sonucu seansın iptali veyahut ertelenmesi söz konusu olursa oluşacak ruhsal çöküntünün yığınları arasında mutluluk, huzur gibi yaşamın tüm lezzetlerini ezilmiş, kırılmış, parçalanmış bir şekilde bulabilirsiniz.
    Çöpçülükle suçlanan, geçmişini silip atmanın yeni bir başlangıç olduğunu ve daha iyi bir hayata-aslında iyi hayattan kasıt refah seviyesinin ölçütüdür- vardığında ‘iyi bir insan’ veyahut ‘başarılı’ olarak kendini sıfatlandıran vicdansızların kocaman sırıtışlarıyla ‘işte bizde bir zamanlar böyleydik’ diyerek örnek gösterdiği acınılası adam.
    Evet, böyle bir adamım, başarılı değilim. Lakin her ne kadar kötü de olsa tüm hatalarımla geçmişimin gerçekliğine sahip çıkan biriyim. Vicdanın zararları başlıklı bir yazısına konu olabilirim o kocaman sırıtışlı ‘iyi’ adamların.
    Hatıralar mekânına ziyaretlerim uzun bir zaman tenimde acının gezmesine sebep oluyordu. Yoğun ve içinden çıkılması güç bir durumdu. Uzun bir süre yürüdüm bu acı yolunda. Artık biraz daha farklılaşıyor ziyaretlerim. İçimde bir ışık doğdu. Size de olmuştur, karanlık bir odada tek başınıza kalbinizin sıkıştığını hissederken, öyle bir ağırlık biner ki başınıza tüm yeryüzünü delip geçecek gibidir. Hiçbir düşünceye odaklanamazsınız, bütün düşünceleriniz kafanızın içerisinde bir kasırga gibi dönüp durur lakin bu fırtınanın yoğunluğundan tüm netliklerden uzak kalırsınız. Ve bir anda adeta küçük bir çocuğun uzun bir zaman heyecanla oynadığı oyuncağını bir anda fırlatması gibi, onları bir kenara fırlatırsınız. Tüm dertlerinizi, ağlama, sızlamalarınızı bırakırsınız. Oyuncağınızdan sıkılmışsınızdır.
  • Kitabın yaklaşık yarısı tamamlandı ve Jean Valjean’la Cossette Thenardierler’in hanından ayrıldılar. Cossette’nin yaşamının ayrıntılı anlatıldığı bu yerlerde ve özellikle Cossette’nin Noel akşamı ayakkabılarını şöminenin içine koyması beni aşırı duygulandıran sahnelerden biriydi. Bunu olduğu gibi paylaşmak istiyorum.
    ‘Yabancı(Jean Valjean), bu odanın karı koca Thenardierlerin odasıyla bağlantılı olduğunu tahmin etti. Tam çekilmek üzereydi ki gözü şömineye ilişti. İçinde yanan ateşin daima ufacık göründüğü, soğuk görünüşlü geniş han şöminelerinden biriydi bu. Şöminenin içinde ateş yoktu, hatta kül bile yoktu; yalnız, orada bulunan şeyler yolcunun dikkatini çekmişti. Bunlar zarif biçimli, değişik boyda iki küçük çocuk ayakkabısıydı. Yolcu hatırlanamayacak kadar eski zamanlardan kalma pek hoş bir çocuk adetini hatırladı. Çocuklar Noel günü ayakkabılarını şöminenin içine koyar, karanlıklar içinde iyilik perilerinin onlara parlak hediyeler getirmesini beklerler. Eponine’ie Azelma da bu adete uymamazlık etmemişler ve ayakkabılarının birer tekini şöminenin içine koymuşlardı.
    Yolcu eğildi, baktı.
    Peri, yanı kızların annesi, ziyaretini yapmıştı; ayakkabılardan her birinin içinde yepyeni birer on metelik madeni paranın parladığı görülüyordu.
    Adam doğrulup gitmeye hazırlanıyordu ki, ocağın dibinde, en karanlık köşesinde başka bir nesne daha gördü. Baktı ve bunun bir tahta pabuç olduğunu anladı. En kaba cinsten, yarı kırık, her yanı kül ve kurumuş çamurla kaplı berbat bir tahta pabuçtu bu. Cosette’nin pabucuydu. Cosette’de, çocukların daima aldatılabilen, fakat hiçbir zaman umut ve cesaretini kaybetmeyen o yürek acıtan güveniyle tahta pabucunu şöminenin içine koymuştu.
    Umutsuzluktan başka hiçbir şey tatmamış olan bir çocuğun umudu yüce ve tatlı bir şeydir.
    Bu pabucun içinde hiçbir şey yoktu.
    Yabancı yeleğini karıştırdı, eğildi ve Cosette’nin pabucuna bir Louis altını koydu.’
    Fantine’nin kızını Thenardierler’e bırakmadan önce iki küçük kız Eponine ve Azelma’yı görmesiyle onların iyi bakıldığına kanaat getirmesi ve Cossette’yi bu aileye bırakmasının akıllıca olacağını düşündüğü o sahnede anlatılanlara ve benzer anlatımlardan diğer ikisine de dikkat edelim.
    ‘Bu Madam Thenardier kızıl saçlı, etine dolgun, iri kemikli bir kadındı: Bütün sevimsizliğiyle asker tipli bir kadın. Tuhaf olan, okuduğu romanlardan alınma özentili bir romantik havası olmasıydı. Yapmacık tavırlı erkeksi bir kadındı. Meyhaneci kadın düşüncesi üzerine iplik iplik sarılan eski romanların böyle etkileri olur. Henüz gençti; otuz yaşında ya var ya yoktu. Çömelmiş oturan bu kadın eğer ayakta dursaydı, panayırlarda gösterilmeye değer uzun boyu ve kocaman seyyar bir heykel gibi geniş yapısıyla belki yolucumuzu( Fantine) daha başlangıçtan ürkütür, güvenini sarsar ve ilerde anlatacaklarımızın meydana gelmesini önlerdi. Bir kimsenin ayakta duracak yerde oturması: Kaderler nelere bağlı?’

    ‘…Bauduin vurulup ölmüş, Foy yaralanmıştı. Yangın, kırım, katliam; İngiliz, Alman ve Fransız kanının çılgınca birbirine karışmasından meydana gelen bir ırmak, cesetlerle dolu bir kuyu… Nassau ve Brunswick alayı mahvedilmiş, Duplat ve Blackman ölmüş,İngiliz muhafızlar kırılmış, Reille’in kolordusundaki kırk Fransız taburundan yirmisi telef olmuş, sadece bu Hougomont harabesinde üç bin insan kılıçtan geçirilmiş, doğranmış, boğazlanmış, kurşunlanmış, yakılmış ve bütün bunlar bugün, köylünün biri bir yolcuya,’ Mösyö, bana üç frank verin, isterseniz size Waterloo denen şeyi anlatırım!’ desin diye olmuş.’
    ‘Bütün bu şeyler oldu, bütün krallar tahtlarına kavuştu, Avrupa’nın hakimi bir kafese kapatıldı, eski rejim yeni rejim oldu ve yeryüzünün karanlığıyla aydınlığı yer değiştirdi. Niye mi? Bir yaz günü öğle sonrasında bir çoban, bir ormanda bir Prusyalı’ya, ‘Oradan değil, buradan geçiniz!’ dedi diye.’
    Kitabın başında bu anlatım tarzının bir kelime oyunu, naif bir edebiyatçı işi olduğunu düşünüyordum lakin sık sık tekrar edilmesi üzerine bunun özellikle yapıldığını gördüm. ‘Romantizm’in özelliklerinden biri olduğunu düşünüyorum.
    Şu şekilde izah ediyim;
    -Neden, sonuçtan önce gelir.
    Neden’i X olarak Sonuc’u Y olarak isimlendirelim.
    -X her daim Y’nin var olmasını sağlar. X olmazsa Y olmaz.
    Bu alıntıladığım yerlerde X sayesinde Y’nin oluştuğu değil de, Y oluşabilsin diye X’ in oluştuğunu söylüyor. Yani aslında X ‘neden’ olmakla beraber, Y ‘neden’in nedeni’ oluyor.
    Ve Y, X’den de önce geliyor.
    Haliyle vardığımız sonuç ‘Sonuc’un olmadığı. Aslında bize sonuç olarak sunulanlarında tamamlanmamış bir olagelişin durakları, yani henüz olmamış olanın nedeni olarak sunuluyor.
    Tüm bu söylediklerime şahsi olarak katılıyorum ama reddedemediğim bir şeyler var;
    Bu Tanrı’nın kudretinden sıkça bahsedilen bir kitap olmasında kaynaklı, kader adı altında okuyucuya kabullendiriliyor. Bu aslında Romantizm’in kullanmak zorunda olduğu bir sığınak. Çünkü iyi karakterlerin, her zaman iyi, kötü karakterlerin, her zaman kötü olmak zorunda olduğu ve akıl almaz rastlantıların okuyucunun gözünde normalleştirilmesi gerektiği için bu bir koşul oluyor.
    Gel gör ki;
    İnsan’ın yaşamı boyunca düz bir çizgi halinde hep iyi bir ruha ve iyi bir davranış biçimine sahip olabileceğini düşünmüyorum. Her daim değişkenlik gösteren zaman zaman vicdansızlıkların en beterini yapabilen ve aynı şekilde bu vicdansızın zaman içerisinde tekrardan iyilik yapabileceği ve en önemli kısmı-burası atlandığı için belirtiyorum- dönüşüm sonucu iyilik yapan bu adamın tekrardan kötülük yapabileceğidir.
    Burası öyle bir yer ki ‘olmaz’ bile ‘olur’. ’Olacak olan olur ve fakat olmayacak olanda olmaz.’
    Bu eserlerde hep ‘olması gereken’ oluyor. Sıkıntıda burada. Kesinlikle ‘olması gereken oldu.’ diyebilirim lakin ‘olması gereken olacak.’ diyemem.
    Anlatamadım
  • İlgili resim :
    http://i.hizliresim.com/Q2NE7A.jpg

    KÖR YOLCU

    -Merhaba Osman ismim, iyi yolculuklar.
    -Merhaba Necip ben, size de.
    -Memnun oldum Necip Bey, elim kolum falan çarparsa yanlışlıkla şimdiden özür dilerim, malum körüm ben gördüğünüz gibi kusuruma bakmayın ne olur.
    -Estağfurullah olur mu öyle şey ne kusuru, çok naziksiniz, kendimi şanslı hissettim yanınıza düşmekle.
    -Teşekkür ederim Necip Bey, beyefendi insanların hali başka oluyor. Ne yazık ki çok kaba insanlarla karşılaşıyorum ve inanır mısınız körlüğüme değil de bu davranışlara üzülüyorum.
    -Lütfen rahat olun, şey , aslında kitap okuyacaktım ama sizin için de uygunsa sohbet etmeyi tercih ederim. Çok yakın hissettim kendimi size, sanki önceden tanışmışız gibi garip.
    -Öyle olur bazen, hisler karşılıklı. Şimdi tanışmış olduk işte, geçmiş bir muammadır zaten.
    -Doğru dediniz, hep şu an var aslında sadece yaşadığımız.
    -Okumayı seviyorsunuz belli, ben de çok okurum , aslında gözlerim görüyorken daha çok okurdum. Bizim için özel kitaplar var malum bilirsiniz ama nerede o eski tat yok maalesef..
    -Anlıyorum.
    -Sizinle kitaplardan veya başkaca hayata dair meselelerden konuşabiliriz ama dürüst olacağım, en çok nasıl bu hale geldiğimi merak ediyor olmalısınız, bu yüzden sanırım anlatmalıyım size başımdan geçenleri.
    -Aslında yalan değil evet merak ettim, tabi sizi yormak ve üzmek istemem.
    -Yok sorun değil, içimden geldi benim de anlatmak, dostça bir iç dökmeyi kim istemez ki? Bir de lütfen ismimle hitap et Necip.
    -Peki Osman.
    -Güzel, böyle daha iyi. Bu arada hemen yan tarafımızdan hoş bir koku geliyor bir parfüm, esmer bir hanım var değil mi orada, elinde de bir kitap olmalı muhakkak?
    -Evet nasıl bildin?
    -Biz körlerin hisleri kuvvetli olur bilmez misin :) “Kadın Kokusu” filmini de izlemiştim gözlerim açıktı o zaman, bilirsin Al Pacino oynuyor. Yanındaki koltukta da genç bir adam var , demin muavinle tartıştı biraz,anladığım kadarıyla hukukçu. Cam kenarında oturduğuna göre hayalperest biri olabilir, muhtemelen o da okuyor bir şeyler, bilimkurgu olabilir.

    -Osman bunu da bildin şaşkınım şu anda.

    -Şaşıracak bir şey yok, sadece bir tahmindi işte. Ne anlatacaktım ben, hikayemi değil mi? Biliyor musun eskiden ben de hep cam kenarında otururdum ama işte bir anlamı kalmayınca özellikle koridor seçiyorum, hem çay kahve servisi için de pratik oluyor işim kolaylaşıyor. Hazırsan başlıyorum, sen istedin bunu.

    -Lütfen, dinliyorum.

    Bundan yaklaşık 5 yıl kadar önceydi Necip. Aralık ayıydı, serin bir gündü hatırlıyorum ama benim içim yanıyordu. Birisi vardı işte özel biri , çok sevmiştim yani , şimdi düşünüyorum da bana mı öyle gelmişti. Aşkın gözü kördür derler ya klişe işte ama bana ne kadar uygun gördüğün gibi :)

    Neyse, o gün son defa buluştuk. Tabi son olduğunu bilmiyordum ben, meğer kafaya koymuş ayrılmayı ama açıkça da bir şey demiyor, hissediyorum ama konduramıyorum, bilirsin işte insan böyle ihtimalleri aklına bile getirmek istemez. Ertesi gün bir mesaj geldi telefonuma, “ ben artık istemiyorum, yurt dışına gidiyorum, kendine iyi bak” diye. Delirdim tabi. Telefonunu kapatmış ulaşılamıyor. Aylardır hazırlık yapıyormuş meğer, evine gittim kapı duvar. Neyse yakın arkadaşı vardı bir tane ona ulaştım ve o sabah uçağa bindiğini öğrendim. Master için İsviçre’ye gitmiş iyi mi? Bu gizli plana mı yanayım, bir kere oturup konuşamayışımıza mı, aldanışıma mı, lanet olsun dedim..

    Unutmaya çalışıyorum ama olmuyor her gün aklımda ne etsem bilemedim, geceleri dışarı atıyorum kendimi , abuk sabuk yerlerinde dolaşıyorum şehrin, bu ben miyim diyorum kendi kendime ,dağıttım hem de nasıl. Birkaç ay sonra işi de bıraktım, güzel de işim vardı. Sonra para suyunu çekti, yeniden iş bulmak da zor oldu, hep de az kazançlı basit işler. Baktım olacak gibi değil. Bir gün bir ilan gördüm internette, tuhaf ama bol kazanç falan diyor ticaret diyor, aradım. Gittim görüşmeye, bodrum kat garip bir yer, laboratuvar gibi ama ne bileyim tam anlayamadım da, maskeli çalışanlar falan. Neyse oturduk bekliyoruz, takım elbiseli bir adam geldi kırk yaşlarında. Pat pat konuştu, böyleyken böyle , sağlık sektöründeki firmamız için denekler arıyoruz diye, maaş da 8 bin tl, düşün kaç sene öncenin parasıyla bir de. Hiçbir şey sormadan kabul ettim, zaten bitik durumdayım moral sıfır. Bir kağıt imzalattılar bana, okuyun isterseniz falan dediler, şöyle bir baktım göz ucuyla, imzaladım.

    Başladık işe, gidiyoruz sabahtan akşama kadar oturuyoruz, günde 5 kere belli aralıklarla çeşitli renkli haplardan veriyorlar yutuyoruz, sonra kan alıyorlar falan filan. Yasal bir şey zannediyorum, hoş dünya umrumda değil o zamanlar, hiçbir şeyi salladığım yok ki. İşe başladığım gün demişlerdi, ilaçların bazı yan etkileri olabilir, kaşıntı falan yapabilir vücudunuzda kızarıklık falan olabilir. Olsun lan dedim ne olacaksa olsun. Hakikaten dedikleri gibi oldu ama çok da rahatsız etmiyor, arada ufak tefek sırtımda ve bacaklarımda kızarıklık ve kaşıntı oluyor. Neyse 1 sene falan böyle devam etti. Bir gün işteyim yine akşam 8 gibi bırakıyorlar normalde, bu gece kalmanız gerekiyor değişik bir test var dediler. İyi dedim neyse ne. Gece 2’ye kadar saat başı yeşil bir hap verdiler üçer üçer yuttum. Sızmışım sonra, sabah bir uyandım ki her yer karanlık. Kör olmuşum.

    Bağırıp çağırıyorum da ne fayda 5-10 dakika yırttım kendimi karşımda kimse yok göremiyorum ki.. Birileri geldi sonra yanıma,bayılttılar beni bir uyandım ki evimin kapısındayım, tek yaşıyorum o zaman. Sağ olsun komşular eve taşıdılar. Sonra hukuk mücadelesi falan ama yok faydasız , adamlar zaten kayıt dışı, benim olaydan sonra sırra kadem basmışlar, bir şey çıkmadı yani. Neyse iyi para veriyorlardı ya hani hayatımıza karşılık, oradan birikenle bir süre idare ettim. Dersimi de aldım, beterin beterini gördüm. Yine de o kızın gidişi kadar koymadı bütün bunlar biliyor musun, inanmazsın belki de. Kötüler zaten kötü, insan ummadığı yerden gelene üzülüyor kahroluyor.

    Sonra eski sıradan hayatıma döndüm, tabi bir farkla ,artık kördüm. Doktor doktor gezdim, nafile tabi bir faydası olmadı. Kabullendim sonuçta, böyle yaşamayı öğrendim. İyi kötü bir iş buldum çalışmaya başladım, kendi halinde biriydim zaten terk edilmeden önce işte. O hayata geri döndüm, boş verdim her şeye, şu vaziyetimi de takmıyorum yani. Kitap okurum genellikle fırsat buldukça. Ailem,arkadaşlar, akrabalar falan şaşırırlar beni gördükçe, oğlum bu ne sabır evliya mısın sen derler. Olan olmuş artık kendimi eve kapatıp depresyonda mı geçireyim kalan ömrümü? Yaşayıp gidiyoruz işte böyle. Necip kardeşim senin gibi dostlarla tanışıyorum mesela, hem biliyor musun her şeye rağmen böyle güzellikler beni ayakta tutuyor. Başını ağrıttım kusura bakma ne olur.

    -Abi sen ne yaptın ya mahfettin beni farkında mısın? Seni bırakmam artık ben, kabul edersen eğer her zaman görüşürüz bundan sonra ,dertleşiriz sohbet ederiz, aynı şehirdeyiz zaten.

    -Tabi ki görüşürüz neden olmasın. Kadıköy’e doğru giderim bazen, oraların havası iyi geliyor. Bir kafe var orada, “okkalı kahve” oraya takılırım bazen, kahvesi güzeldir. Belki orada görüşürüz ne dersin?

    -Görüşürüz tabi. Peki sen şimdi nereye ne için gidiyorsun onu sormayı unuttum.

    -Ben mi , şey, hiçbir yere aslında, ben sadece senin gibi yol arkadaşları arıyorum yolculuklarda, böyle içimi dökmek için. Bugün şanslıydım senin yanına düştüm, çok kıymetli bir insansın sen Necip, tekrar teşekkürler minnettarım sana.
  • Bir Hogwarts macerasının daha, hatta bir Harry Potter’ın başını belaya sokup kurtulduğu bir romanın daha sonuna geldim. Güzel miydi? Evet çok güzeldi. Peki sıktı mı? Evet önceki 3 kitaba göre sayfa sayısının çokluğundan da olsa gerek daha çok sıktı. Nelerdi mesela sıktığı konular dersem 4 kitapta da olan, Hogwarts’daki her sene okula yeni gelen Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocasının altından her bir kitapta bir şeylerin çıkması bana gereksiz bir tekrarlar zinciri olarak geliyor. Bilemiyorum her kitapta bu durumun olması gerekiyor mu gerçekten ya da kalan kitaplarda da bu durum tekrar edecek mi ve J. K. Rowling yine kitabın sonlarında bu durumu bize beklenen ve sıkan bir sürpriz olacak sunacak mı merak ediyorum. Ateş Kadehi ise ilk üç kitaba göre sayfa sayısı olarak daha uzun dedim ama maalesef ki bu sayfa sayısının fazlalığı da Hogwarts içindeki gündelik olaylar üzerinden olmuş. Yanlış anlaşılma olmasın ama kitaba kötü kitap demiyorum, verdiğim puandan ve beğendiğim kitaplara eklememden de belli olacağı üzere kitabı çok sevdim, sadece bu saydıklarım kitabın ve serinin güzelliğine biraz gölge düşürüyor o kadar.

    İkinci kitaptan beri seride beklediğim bir şey var ki o da ev cinlerinin maruz kaldıkları durumlar ve bunların düzelip düzelmeyeceği. Bu kitapta ise sağ olsun Hermione bir şeyler yapmaya çalıştı ama sonuç? Yok işte sonuç. Sayfalarca okudum, sayfalarca hak verdim hatta rozetini zihnimde ben de taktım ama maalesef sonuçlanan bir şey olmadı, işin kötü tarafı ise her şey havada kaldı, birden kesildi yani bu konuyla ilgili yazılanlar. Umarım devam kitaplarında güzel bir sonuca ulaşır ve ev cinleri rahatlarlar en azından. Ve keşke de Dobby’e çoraplar gönderebilme imkânım olsa.

    Harry Potter kitaplarında sevdiğim bir nokta var ki o da kitapların bazı bölümlerinde gerçekten de keyifli ve kaliteli esprilerin olması. Tebessüm ettirebilmeyi ve güldürmeyi gerçekten de başarabiliyor. Mesela kitabın başındaki Harry’nin Dumbledore’un yaz tatillerini nasıl geçirdiği hakkında düşüncesi çok iyiydi, insan gerçekten de Harry’nin düşünecesini okuyunca Harry gibi gülebiliyor ve kitabın ortalarında kehanet dersi için Ron ve Harry’nin sallamasyon bir çalışması vardı ki mizahın kalitesinin gerçek manada konuşturulduğu kısımlardı ya da yine bir bu kadar kaliteli olan Ron’un muggle çözümleri diyebilirim, yani büyüde çözemediği olayları mugglelar gibi bir çözüm getiriyor ki hoşlanmamak elde değil. Ama bunların yanında Rita’nın yaptığı bir aşk haberi var ki maalesef bu güzel romanı ergen romanı havasına sokmuş.

    Rowling sanki bu sefer bu kitabında edebiyatçıların, romancıların sürekli kullandığı bir yöntemi kullanarak Doğu-Batı kıyaslamasına girmiş gibi geldi. Batı’nın uçan süpürgesi ile Doğu’nun uçan halısını sanki kıyaslamış gibi. Uçan süpürgelerin olduğu ve sihir dünyasının hâkim olduğu bir seride zaten uçan halıların olmaması, adının geçmemesi düşünülemezdi. Rownling de Ateş Kadehi’nde uçan halılara yer vererek ve karakter ismini de Ali Beşir yaparak istemsiz bir şekilde güzel bir sürpriz yapıyor. Ama halıların yasaklanmış sihirli bir nesne olarak gösterilmesi de uçan süpürgelere karşı uçan bir halıyı ezmek midir o da haklı olarak düşündürtüyor. Yanılmıyorsam uçan halı figürü ilk olarak edebiyatta Binbir Gece Masalları’nda kullanıldı, Yahudilik inancında da Süleyman’ın uçan halısının olduğu bilgisi geçiyor diye biliyorum. Uçan süpürge de bu tarihlerden eski midir bilemiyorum ama sanki halıya karşılık tarihte de uçan süpürge kullanılmaya başlanmış gibi geliyor. Zaten halıya karşılık süpürgenin de olması bana fazlasıyla da manidar geliyor, sonuçta süpürge ile o halı süpürülür ve halıya göre daha hızlanan ve daha çok manevra yeteneği olan eşyadır.

    Ateş Kadehi Harry Potter’ın esas konusuna biraz geç giriyor, bekletiyor fazlasıyla okuru ama mükemmel bir finalle de son buluyor. Bekliyorum devam kitaplarında artık daha fazla hareketlilik olacak gibi.