• 102 syf.
    ·1 günde·10/10
    Karanlık..
    Her yer zifiri karanlık. Göz kapaklarını sonuna kadar açsan da imkanı yok, ışık gelmiyor.
    Bir sürü ses kulaklarında.Her yerden ve sürekli.
    Fısıltılar fisıltılar fısıltılar..
    Susmayan sürekli konuşan insanlar.
    Hala ışık yok.
    Aniden gelen bir şahinin çığlığı.
    Baykuşun insanda hâl bırakmayan sesi de eklendi. Bir yılan tıslıyor kulaklarında.
    Hala karanlık.
    Hala fısıltı.
    Genç yaşlı demeden, sanki hepsi konuşmaya yemin etmişler gibi beyninin içinde susmuyorlar. Kapı açılıyor. Sesi tarumar ediyor seni, çıldıracak tizzzzzzlikte.Bak nasıl da uzuyor işkence. Gözlerini kenetliyor, ellerini kulaklarına bastırıyorsun kurtulmak için.
    Susmuyorlar.
    Ah, ah bir sussalar!
    Hala ışık yok.
    Tedirginlik bütün hücrelerinde.
    Bitmeyecek!
    *****

    Oturayım mı,teşekkür ederim. Yok yok sağolun bir şey içmem, siz karşımdayken su bile yük bana. Yeniden memnun oldum. Ben sizinle Ağrıdağı efsanesinde tanışmış, çok sohbet edememiştim. Hala yüreğimde sancısı.
    Geçtim ya karşınıza, şu Esme'nin hâllerini anlatın bana kurban olayım. Nasıl kıydı Halil'e de, devirdi gözüpek yiğidi?
    Peki ya o gözünden kanlı yaşlar akan, vicdanın ağır yükünü taşıyan anasına?
    Yerin gibine girsin güzelliği Esme'nin!
    Hasan' a ne demeli, nasıl oldu da Allah korudu delirmedi şuncacık oğlan..

    Ah ah köylü de var elbet. Sahi unutuyordum, onları da anlatın bana.
    Dili batasıca bu insanları unuttuysam kalbim kurumuş benim de, bağışlayın.
    Konuşmak dışında iş bilmeyen, zehirli dilleri ile ocak söndüren, er vurduran, kuşun, böceğin, otun dahi huzurunu kaçıran o vicdan yoksunlarını hatırlamak gerek. Ben soramadım Kemal bey, siz sorun Allahın adaletini bilmez mi onlar, yaratan görmez mi sanıyorlar zalimin zülmunu?

    Çok mu soru sordum, tamam tamam susayım, dinleyeyim sizi. Dinlerim dinlemesine de bitmez ki dünyadaki bu adaletsizlik , bu kargaşa. Doğru, ben iyisi mi kendime döneyim, yine çenem düşecek gibi değil mı? Neyse en iyisi kalkayım da diğer kitaplarınızla sürdüreyim sohbeti. Biliyorum siz zaten kitaplığımda beni bekliyorsunuz eserlerinizle. Hep ordaydınız değil mi, doğru.
    Öyle ise iyi ki geçtiniz dünyadan, dünyamdan.

    Selametle..
  • Bu şarkı sadece sevenler için

    Seviyorum deyip sevmeyenler için değil
    sadece yürekten sevenler için
    senin için ölürüm deyip yalan atanlar için değil
    musa musa gülşah gülşah yalnızım yalnızım yalnızım yalnız

    döndün gittin bir hoşçakal demeden
    şimdi bakarım ardından yalnızım ben
    döndün gittin bir hoşçakal demeden
    şimdi bakarım ardından yalnızım ben

    bebeğim sabah akşam yanındaydım
    hep yanındaydım gördüklerime inanamadım
    keşke yanılsaydım sensiz olurum deme
    unutma camın altında beklediğin günleri
    hatıları sakın unutiyim deme o günleri
    seni çok ama çok seviyorum ama diyemem artık dön geri

    bebeğim sen benim her şeyimdin gözümün nuru
    şuurumu kaybettim ben sensiz yaşamak yanmaktanda beter
    bunu haketmedim ben
    çoğu kişi demişti zaten bu kız seni şöhret için,lüks hayat için satar
    sen sevmedin kızım sevdirdin ben severim hemde allahına kadar

    geriye kalan sadece anılar
    meleklere derdimi anlatsam hepsi ağlarlar
    yanarlar tabi eğer ortada bir ayrılık söz konuysa
    oysa ben ağlar sanki rüyadayım biri gelipte beni keşke kaldırsa
    bebeğim o kadar çaresizim ki
    aynen aşkımızın karanlık yollarında gezen bir kedi gibi
    deli gibi aşığım ben sana
    seni aldatan ölsün hadi gel yanıma
    ben nice ayrılıklar gördüm ömrümce nice kuşlar gördüm
    kırılmış kolu kanadı
    yeryüzü çekildi ayaklarımın altından
    gökyüzü düştü başıma aynen bir tavan gibi

    sen dur yavaş yavaş her tur
    bana derler berdush
    bazen ağlarım yani bana gel hele istemiyorsan güle güle
    tane tane katre katre aktı gözyaşlarım
    kör gözlerim seni özledim
    caddeyi gözlerim,gözlerim kapalı kalbim yaralı
    yani bana küstün sen beni üzdün
    düzdür senin yolların
    seni kolladım kollarım bağlı
    kulağım sağar sen yoksun bebeğim neye yarar
    bu beden seni arar sensin evet gerisi zarar
    senin elinde karar benim kalbimde yara
    benim elimde yüzük bak bebeğim ne hale düştük

    ne nameler gördük mum gibi söndük
    canlı canlı gömüldük,emildik sömüldük,yenildik,süzüldük

    ararım seni bu yollarda yapayalnızken
    yanar bu yüreğim bebeğim sensizken
    ararım seni bu yollarda yapayalnızken
    yanar bu yüreğim bebeğim sensizken

    dolaşır birbirine gördün ayaklarım
    ellerimi koyacak bir yer bulamadım
    nereye gitsem el koyuyor acıların
    buluştuğumuz yeri görünce hemen ağladım
    nereye baksam çıldırtan moral bozan bir akşamdı
    ne garipti bu ayrılık günleri
    düşmandan da ayrılsam içim yanıyor
    tuhaf oluyor insan
    ecelin gelmesine gerek yok
    sen aldın canımı
    yarını düşünmeden sen kapattın kapını
    canımı verirdim senin için
    yalanmış dolanmış koynumda beslediğim bir yılanmış
    sevip kıyamadığım bebeğim bir nankörmüş
    yediveren güller solmuş orası şimdi çölmüş

    hatıra yüklü kervanlar geçiyor
    dolu dolu gözlerimin önünden
    kıyamet koptu ay tutuldu sen farkında değilken
    senin yüzünden yaprak yemyeşilken
    nefret ediyorum ayrılık gününden
    senin önünden eskiden geçerken istekle geçerdim
    şimdiyse yere bakarak gökyüzüne suratımı asarak geçiyorum
    fotoğrafları yakarak mutlu oluyorum
    boşver kendimi salak gözüyle özgürlüğe kavuşuyorum
    seni seviyorum
    seni seviyorum
    seni seviyorum


    çek git bebeğim uzaklara çek git
    bavulunu topla bebeğim çek git
    çek git bebeğim uzaklara çek git
    bavulunu topla bebeğim çek git

    seni sevdim bebeğim her zaman bunu unutma
    sen her zaman kalbimdesin ruhun yanımdaaaa
    seni sevdim bebeğim her zaman bunu unutma
    sen her zaman kalbimdesin ruhun yanımdaaaa

    Musa
    Musa
  • Aslında Beckett gerçekçiydi. Biz onu absürt zannederken o oldukça gerçek(çi) bir zeminde duruyordu ve gerçekliğin nasıl parçalandığını, dilin gerçeği temsil etmede nasıl da yetersiz ve anlamsız olduğunu, bu parçalılığı ve anlamsızlığı göstererek anlatıyordu.

    Belki de anlatmıyordu da imliyordu. Çünkü ortada gösterilecek bir gerçek yok, ancak imlenebilecek bir durum vardı. Belki de bugünlerde memleketin dört bir tarafında sergilenen kâbus temalı, nice absürt oyundan daha absürt ölüm oyunlarını düşündüğümüzde, bir şey söylemenin (temsil etmenin) anlamını yitirdiğini hissettiğimizde Beckett’in dönemiyle zamandurumsal bir analoji yapabiliriz: absürt olan, içinde yaşanılan ve yaşatılan zamandır, onu ifade etmeye çalışan değil.

    Ohıo Doğaçlaması oyunu bu yüzden manidar bir sözle başlamaktadır. Okuyucu “rolündeki” oyuncu, Beckett’in uzun sahne direktifleri altında Dinleyiciye son sayfaları açılmış bir kitap okumaktadır. Okuduğu ilk cümle Beckett tiyatrosunun yönelimini gösterir gibidir: “Söylenecek çok az şey kaldı.” Sonra okumaya devam eder ve Dinleyici bunun da nedenini işitir:

    Böylece acıklı öykü son bir kez daha anlatıldığında, taşlaşmış gibi oturup kaldılar. Tek pencereden şafak bir parça bile aydınlık sunmuyordu. Sokaktan hiçbir yaşam belirtisi duyulmuyordu. Kim bilir hangi düşüncelerin derinliklerinde yitip gitmedikçe, duyarsız kalmazlardı bunlara. Gün ışığına ve yaşam seslerine. Kim bilir hangi düşünceler. Yok, düşünceler değil. Bilinç uçurumları. Kim bilir hangi bilinç uçurumlarında yitmiş. Bilinçyitimi uçurumlarında. Hiçbir ışığın ulaşamayacağı. Hiçbir sesin. Böylece taşlaşmış gibi oturup kaldılar. Acıklı öykü son bir kez daha anlatıldı.[1]

    Yaşanılan bilinç yitiminden, sokakta yaşama dair hiçbir belirti duyulmamasından sonra o “çok az kalan sözün” de bir anlamının kalmadığı sonucuna ulaşan Beckett son vuruşu yapar: “Söylenecek hiçbir şey kalmadı.”

    Sözün anlamını yitirmesi ve söylenecek sözün kalmaması, Beckett tiyatrosu söz konusu olduğunda artık bir amentü haline gelen, gerçekliğin bozuma uğratılmış olmasıyla ve bunun dolaysız yansıması olarak temsil fikrinin parçalanmasıyla bağlantılıdır evet. Çünkü Beckett de bilmektedir ki akıl yalnızca tarihsel süreklilik içinde var olabilmektedir. Zamanın kesintiye uğratılması ve tarihsel süreksizlik aklı da kesintiye uğratmaktadır ve aklın tarihsizleştirilmesiyle birlikte şimdiyi açıklayacak bilinç/özne de bu yıkımdan nasibini almaktadır. Bu anlamıyla Beckett’in dünyasında “Sokakta hiçbir yaşam belirtisi duyulmaması” öznenin artık bir nesne olduğu ya da nesneleştirildiği anlamına gelmektedir. Geçmişle tüm bağları kopartılmış birey olsa olsa nesne olur.

    Buradan bakılırsa Beckett’in oyun kişilerinin eylemsiz(leştirilmiş) olmasının ikili bir anlamı/sonucu bulunmaktadır. İlki; Beckett’in oyun kişileri nesnedir çünkü dış dünyanın sahnedeki uzantısıdır. Bu yüzden detaylı sahne direktifleri, ışık, köstüm vb. tiyatro konvansiyonlarını tarif ederek oyun kişilerinin oyun alanını daraltmakta ve onları nesneleştirmeyi tercih etmektedir. Oyun kişileri, tıpkı dış dünyada sistemin tarifleri oranında özgür olan özneler gibi Beckett’in tarifi oranında özgürdür.

    Bu eksende ve ikinci olarak Beckett, tiyatronun kendi öz olanaklarına vurgu yaparak dış dünyanın, şimdinin anlamsızlığına çubuğu bükmektedir. Dış dünya özneyi nasıl saçma bir durumun içine hapsediyor ve eylemini anlamsızlaştırıyorsa Beckett de oyun kişilerini sahne olanaklarını kullanarak hapsetmekte ve eylemlerini anlamsızlaştırmaktadır.

    Sözsüz Oyun I’de oyun kişisini yukarıdan denetleyen ve eylemini amaçsızlaştıran olarak, Sözsüz Oyun II’de oyun kişilerini fasit bir daire içinde çıkışsız bırakıp oyun alanlarını daraltarak ve Oyun’da olduğu gibi sahne spotlarını sorgu hâkimi, oyun kişileri olan iki kadın ve bir adamı da küplerin içine hapsedilmiş mahkûmlar biçiminde dış dünyanın minimalize edilmiş tabloları gibi sunar Beckett. Bu, tiyatronun sunduğu temsil olanağının da ortadan kalktığı anlamına gelmektedir. Tiyatronun anlatacak bir şimdisi kalmadığına ve şimdiyi yansılayacak olan oyuncunun yansılayacak bir şimdisi de kalmadığına göre tiyatronun var olma olanakları da tükenmiş demektir. Dışarıda ne varsa Beckett’in tiyatrosunda da o vardır.

    Bu bir anlamsal tükenişse eğer, Beckett bu tükenişi oyuncuyu performatif bir biçime, oyunu da bu parçalanmayı yansıtacak bir temsilsizlik noktasına oturtarak gösterir. Bir anlamıyla da tiyatro olmayan bir tiyatro yaratır.

    Hem Sözsüz Oyun I ve hem de Sözsüz Oyun II kısa oyunlar olmasına rağmen aslında hiç bitmeyecek olan bir durumun kendisidir. Anlamsal düzlemde başlangıcı ve bitişleri olmayan oyunlarıyla Beckett dış dünyada yaşanan krizi tiyatroda yaşatarak krizin kendisi olur. Neredeyse bütün oyunlarının başlangıç ve bitiş cümleleri klasik anlamda bir başlangıç ve bitiş değil de sanki öncesi olan ve sonrası da olacakmış izlenimi uyandıran bir devamlılığa işaret etmektedir.

    K1: Evet, garip, en iyisi karanlık; ve karardıkça daha kötü, her şey kararana dek, sonra her şey iyi, şimdilik, ama gelecek, zamanı gelecek, orada o, göreceksin, bırak beni, uzak dur, her şey karanlık, her şey durgun, her şey bitmiş, silinmiş…[2]

    Oyun’daki bu ilk giriş cümleleri öncesine dair köklü izlek taşımaktadır. Sanki oyun öncesinden devralınmıştır ve geçmişin karanlığı hala etkilidir. Oyun kişilerinde bulunan başarısızlık/eylemsizlik ve fasit daire içinde sıkışmışlık Sisifos gibi ebedi bir ceza olarak vuku bulur. Metnin anlamı, metnin içinde değil metin dışı alanlarda yatar ve alımlayıcının zihninde tamamlanır.

    Buradan kısmi bir sonuca ulaşabiliriz: Beckett oyunları dış dünyayla birlikte ele alındığında bir bütünlük yaratılabilir. Ancak bu bütünlük Hegelci anlamda anlam oluşturmaya yönelik bir bütünlük değil, söylem bütünlüğüdür. Bu yüzden Beckett oyunları ayna değil, anlamı parçalayıp kırarak yansıtan bir prizma niteliği taşımaktadır. Prizmadan saçılan ışınlar alımlayıcıyı metin dışı alanlara yöneltir. Çünkü oyunlarının ana gövdesini geçmiş ve geçmişin izlerini taşıyan bugünün karanlığı, belirsizliği, parçalılığı oluşturmaktadır. Demek ki karanlıkta kalan yalnızca bugün değil aynı zamanda gelecektir. Beckett kişilerinin amnezik bir durum yaşıyor olması tesadüf değildir ve oluşturulan söylem bu amnezi durumu üzerine yükselmektedir. Beckett’in okuru/izleyiciyi tarihiyle yüzleşmeye yönlendirmesinin en önemli dinamiğini bu gerçeklik oluşturmaktadır. Bu durumu da en iyi Mutlu Günler’in Winnie’si betimler:

    Winnie: Zaman zaman kafama takılıyor işte. (Susar.) Belki de büsbütün kaybetmemişimdir. (Susar.) Geriye kalan bir şey vardır her zaman. (Susar.) Her durum için böyle bu. (Susar.) Geriye bir şeyler kalır ne de olsa. (Susar.) Ama aklı gitmeyegörsün. (Susar.) Zerresi kalmaz geride, gitmez tabii. (Susar.) Büsbütün gidemez. (Susar.)[3]

    Bir karşılaştırma yaparak şöyle söyleyebiliriz: İbsen, Çehov ve Beckett, oyunlarında zamanla ilgili problematiği konu edindiler. İbsen oyunlarında geçmiş şimdinin çözülmesi için elzem bir yer işgal eder ve şimdi atılması gereken adımları geçmiş belirler. Dolayısıyla İbsen oyunlarındaki şimdinin eylemsizliği geçmişin çözülmesiyle giderilir. Çehov’daki eylemsizlik ise gelecek, daha doğrusu geleceksizlik kaygısıyla anılır. İbsen geçmişle şimdi arasında sıkışmışken, Çehov bugünle gelecek arasında sıkışır. İki yazar da sahne dışına referans verir. İlki geçmiş zamanı ikincisi gelecek zamanı imlemektedir.

    Beckett ise bu iki yazarı da kapsayacak bir biçimde geçmişle gelecek arasındaki zaman problemini şimdinin anlamsızlığı üzerinden ele alarak imler. Ama Beckett’in oyunlarındaki anlamsızlık ve eylemsizlik söylem düzleminde başka anlamlara kapı aralamaktadır. Bu anlam metnin dışında bir bütün olarak dünyanın gidişatını ve içinde bulunduğu çıkmazı kavrayabilmekle söylem zemini kazanır. Beckett metinleri dış dünyayla birlikte ele alındığında bir anlam yaratır. Onun gerçek(çi) bir zeminde durmasının ekseni de buradan beslenmektedir.

    Alıntı - Bülent Yıldız
  • Ve sordular:
    Neresi daha karanlık bu alemin?
    Ve ben cevap verdim:
    -Sevgini olmadığı her yer…!

    Farid Farjad
  • "Bu şehirde her türlü öyküye ortam olabilecek kadar bol yer var,tüm güçlü duyguları barındırabilecek derinlik derinlik,her türlü olaya uygun düşecek farklılıkta toplumsal bir çevre,beş milyon kişiyi gömmeye yetecek kadar da karanlık vardı."
    Joseph Conrad
    İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
  • “Vali Pizarro, Cajamarcalı yerlilerden bilgi almak istedi, bu yüzden de onlara işkence yaptırdı. Yerliler, Atahualpa'nın valiyi Cajamarca'da beklediğini duyduklarını itiraf ettiler. Bunun üzerine vali bize hareket emri verdi. Cajamarca'nın giriş kapısına geldiğimizde 5 kilometre ötede, dağların eteğinde Atahualpa'nın ordugâhını gördük. Yerlilerin ordugâhı çok güzel bir şehre benziyordu. Öyle çok çadır vardı ki hepimizin yüreğini büyük bir korku kapladı. O güne kadar böyle bir şey görmemiştik. Biz Ispanyollar korku ve şaşkınlık içindeydik. Ama korkumuzu belli edemez ya da geri dönemezdik, çünkü Yerliler bizde bir zayıflık sezseler, kılavuz olarak yanımızda getirdiğimiz yerliler bile bizi öldürürdü. Bu yüzden sanki hiç korkmamış gibi yaptık, kasabayı ve çadırları iyice inceledikten sonra vadiye inip Cajamarca’ya girdik."
    “Ne yapalım diye aramızda uzun uzun konuştuk. Hepimiz çok korkuyorduk çünkü sayımız çok azdı ve onların topraklarının öylesine içlerine kadar sokulmuştuk ki bize takviye gönderilmesine olanak yoktu.
    Ertesi gün ne yapmamız gerektiğini tartışmak için hepimiz valiyle kafa kafaya verdik. O gece pek azımız uyudu, Cajamarca meydanında nöbet tuttuk, yerli ordusunun kamp ateşlerini gözledik. Kamp ateşlerinin çoğu bir tepenin yamacındaydı ve birbirlerine o kadar yakındılar ki yamaç parlak yıldızlarla beneklenmiş göğü andırıyordu. O gece yüksek ile alçak rütbeliler arasında olsun, piyade ile süvari arasında olsun, hiç ayrım yoktu. Herkes tam anlamıyla silahlanmış olarak nöbet tuttu. Sevgili valimiz de tuttu ve sürekli adamlarını yüreklendirdi. Valinin kardeşi Hernando Pizarro orada bulunan yerli askerlerin sayısını 40.000 olarak hesapladı ama bizi korkutmamak için yalan söylemişti, çünkü 80.000’den fazla asker vardı."
    “Ertesi sabah Atahualpa’dan bir haberci geldi, vali ona, ‘Hükümdarınıza söyle,' dedi, ‘buraya ne zaman isterse, nasıl, ne şekilde isterse gelsin, onu bir dost ve kardeş olarak karşılayacağım. Çabuk gelmesi için dua ediyorum çünkü onu görmek istiyorum. Hiçbir zarar ya da hakarete uğramayacak."
    “Vali birliklerini Cajamarca alanının çevresine gizledi, süvarileri ikiye ayırdı, birinin başına kardeşi Hernando Pizarro geçti; ötekinin başına Hernando de Soto. Aynı şekilde piyadeleri de böldü, birinin başına kendisi geçti, ötekinin başına kardeşi Juan Pizarro. Öte yandan Pedro de Candia'ya yanına iki ya da üç piyade alıp borazanlarla birlikte meydandaki küçük bir kaleye gitmelerini ve küçük bir topla birlikte oraya mevzilenmelerini söyledi. Atahualpa ile birlikte bütün yerliler kasaba meydanına geldiği zaman vali, Candia'ya ve adamlarına bir işaret verecek, bu işaret üzerine onlar topu ateşleyeceklerdi ve borular çalınacaktı, borular çalınmaya başlayınca süvariler mevzilendikleri büyük avludan dışarı fırlayacaklardı."
    “Öğle üzeri Atahualpa adamlarını toplayıp yaklaşmaya başladı. Kısa zamanda bütün ovanın yerlilerle dolduğunu gördük, düzenli aralıklarla dur
    zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. Üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. Bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde Atahualpa vardı. Sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. Atahualpa’nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı. Tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. Tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti."
    “Atahualpa'nın arkasından iki tahtırevan ile birlikte iki hamak daha geldi, bunların içinde yüksek rütbeli reisler oturuyordu, onların da arkasından altın ve gümüş taçlar takmış çeşitli bölükler göründü. Bu yerli bölükleri ihtişamlı şarkıların eşliğinde meydana dolmaya başladılar, doldular doldular, meydanda hiç boş yer kalmadı. Bu arada biz İspanyollar bir avluya saklanmış, hazırda bekliyorduk, korku içindeydik. Pek çoğumuz hiç fark etmeden altına kaçırmıştı, sırf korkudan. Atahualpa meydana ulaştığında omuzlar üzerindeki tahtırevanından inmedi, birlikleri onun arkasında saf tutmaya devam etti."
    “Vali Pizarro rahip Vicente de Valverde'yi Atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu Tanrı adına ve İspanya kralı adına Hazreti İsa'mızın yasasına uymaya ve Majesteleri İspanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. Rahip bir elinde haç, bir elinde Kitabı Mukaddes ile yerli birliklerinin arasından ilerleyerek Atahualpa'nın bulunduğu yere geldi ve şöyle dedi: 'Ben Tanrı'nın bir rahibiyim ve Hıristiyanlara Tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. Öğrettiğim şeyler bu Kitap'ta Tanrı’nın bize söylediği şeylerdir. Bu yüzden Tanrı ve Hıristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü Tanrı'nın isteği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."
    “Atahualpa bakmak üzere Kitap’ı istedi, Rahip de kapalı olarak Kitap’ı ona verdi. Atahualpa Kitap'ı nasıl açacağını bilmiyordu, rahip açmak üzere kolunu uzatıyordu ki Atahualpa büyük bir öfkeyle koluna vurdu, kitabın açılmasını istemiyordu. Daha sonra kitabı kendisi açtı, harflere, kâğıda hiç şaşırmadı ve beş-altı adım öteye fırlatıp attı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti."
    “Rahip, Pizarro'nun yanına koştu, 'Koşun, koşun, Hıristiyanlar!' diye bağırıyordu. 'Tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. O zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı! Ne oldu görmediniz mi? Ova yerlilerle doluyken azametinden yanına yaklaşılmayan bu köpeğe neden insan gibi davranalım, aşağıdan alalım? Yürüyün üzerine, size ben izin veriyorum!"
    “Bunun üzerine vali, Candia'ya işaret etti, onlar ateşe başladılar. Aynı zamanda borular çaldı, zırhlı İspanyol birlikleri, hem süvariler, hem piyadeler saklandıkları yerlerden dışarı fırlayıp meydana doluşmuş olan silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar, İspanyol savaş narasını atarak 'Santiago!' diye bağırıyorlardı. Yerlileri korkutmak için atlarımıza çıngırak takmıştık. Silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların çıngırtısı bir-eşince yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. İspanyollar onların üzerine çullanıp onları doğramaya başladılar. Yerliler öylesine korkmuşlardı ki birbirlerinin üzerine tırmanıp yumak oldular, birbirlerini havasız bırakıp boğdular. Onlar silahsız oldukları için onlara saldıran hiçbir Hıristiyana bir şey olmadı. Süvariler onları atlarıyla çiğneyerek öldürdü, yaraladı, kaçanları kovaladı. Piyadeler geriye kalanların üzerine öyle bir saldırmıştı ki kısa bir sürede hepsi kılıçtan geçirildi."
    "Valinin kendisi de kılıcını ve kamasını alarak yanındaki İspanyollarla birlikte yerlilerin arasına daldı ve büyük bir cesaretle Atahualpa'nın tahtırevanının yanma kadar gitti. Atahualpa'nın sol kolunu korkusuzca yakalayıp, 'Santiago!' diye bağırdı ama Atahualpa'yı tahtırevanından aşağı indiremedi çünkü onu çok yüksekte tutuyorlardı. Tahtırevanı taşıyan yerlileri öldürmemize karşın ölenlerin yerini hemen başkaları alıyor onu havada tutmaya devam ediyorlardı, böylece yerlileri alt edip öldürmek uzun zamanımızı
    aldı. Sonunda yedi ya da sekiz süvari atlarını mahmuzladı, tahtırevana yan taraftan saldırıp büyük bir çabayla öteki tarafa devirdiler. Böylece Atahualpa'yı esir aldık ve vali onu kendi kaldığı yere götürdü. Tahtırevanı taşıyan yerliler ile Atahualpa'ya refakat edenler onu asla terk etmediler: Hepsi onun yanında öldü."
    "Meydanda kalan ve -şimdiye kadar hiç görmedikleri- ateşli silahlar ile atlardan ödü kopmuş olan yerliler bir duvar uzantısını yıkıp duvarın dışındaki ovaya kaçarak kurtulmaya çalıştılar. Bizim süvariler yıkık duvarın üstünden atlayıp atlarını ovaya sürdüler. 'Şu süslü kılıklı adamları kovalayın! Elinizden kimse kurtulmasın! Mızraklayın hepsini!' diye bağırıyorlardı. Atahualpa'nın yanında getirdiği bütün öteki yerli askerler Cajamarca'dan bir-iki kilometre ötede, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı ama bir teki bile yerinden kımıldayamadı, bütün bunlar olurken tek bir yerli tek bir İspanyol'a silahla saldırmadı. Kasabanın dışındaki ovada bekleyen yerlilerin çoğu, öteki yerlilerin bağırarak kaçıştığını görünce, korkuya kapılıp kaçtı. Görülecek şeydi doğrusu, 20 ya da 30 kilometrelik bir vadiyi doldurmuş olan yerlilerin hali. Karanlık basmıştı ve bizim süvariler tarlalarda yerlileri mızraklayıp duruyorlardı, o sırada bizi kamp yerinde toplantıya çağıran boru sesini duyduk."
    “Gece olmamış olsaydı 40.000 kişilik yerli birliklerinden pek az kişi sağ kalacaktı. Altı ya da yedi bin yerli ölüsü yerde yatıyordu, pek çoğunun kolu kopmuştu, pek çoğu başka türlü yaralanmıştı. Atahualpa'nın kendisi bu savaşta 7000 adamını öldürdüğümüzü kabul etti. Tahtırevanların birinde öldürülen adam onun çok sevdiği devlet adamlarından biri, Chincha hükümdarıydı. Atahualpa'nın tahtırevanını taşıyan adamların hepsi anlaşılan onun önemli reisleri ve encümen üyeleriydi. Onların hepsi öldü, öteki tahtırevan ve hamaklardakiler de öldü. Cajamarca hükümdarı da öldü, ötekiler de öldü ama o kadar fazlaydı ki saymaya olanak yoktu, çünkü Atahualpaya refakat etmeye gelenlerin hepsi önemli hükümdarlardı. Böylesine güçlü bir orduyla gelmiş bu kadar güçlü bir hükümdarın bu kadar kısa bir zamanda esir alındığını görmek olacak şey değildi. Gerçekten de kendi asker gücümüzle başarmamıştık bunu çünkü sayımız çok azdı. Bunu yüce Tanrı'nın inayeti sayesinde başardık."
    “İspanyollar Atahualpa'yı tahtırevanından çekip indirirken elbiseleri yırtılmıştı. Vali ona yeni giysiler getirmelerini buyurdu, Atahualpa giyindiği zaman vali onu yanına oturttu ve yüksek mevkiinden bu kadar çabuk alaşağı edilmiş olmasına duyduğu öfkeyi ve heyecanını yatıştırdı. Vali Atahualpaya şöyle dedi: 'Yenildiğin ve esir düştüğün için üzülüp içerleme, çünkü sayıları az olmasına karşın şu benim yanımdaki Hıristiyanlarla ben seninkinden çok daha büyük krallıkları fethettim, senden çok daha güçlü hükümdarları yenilgiye uğrattım, hizmetinde olduğum İmparatorumuz dünya hâkimi İspanya kralının kulu yaptım onları.Biz onun talimatı üzerine burayı fethetmeye geldik,geldik ki herkes Tanrı'yı ve ve onun Kutsal Katolik inancını bilip tanısın; böyle hayırlı bir görevle geldiğimiz için yerlerin ve göklerin ve başka her şeyin yaratıcısı olan Tanrı bize bunu nasip etti,etti ki böylece sen de O'nu tanıyasın, bu yaşadığın hayvanca ve şeytani hayatı bırakasın diye. İşte bu yüzden biz sayıca çok az olmamıza karşın koca orduları yendik. Şimdiye kadarki hayatının ne kadar hatalı olduğunu gördüğün zaman Majesteleri İspanya Kralı’nın emriyle senin ülkene gelerek sana ne büyük bir iyilikte bulunduğumuzu anlayacaksın. Tanrımız senin kibrini kırmamıza müsaade etti, hiçbir yerlinin tek bir Hıristiyana zarar vermesine müsaade etmedi.’"