baran

baran
@herovarnin
ne godiva geçer yoldan ne bir kimse kör olur...
Okul öncesi öğretmeni
Yüksek lisans
çanakkale
35 okur puanı
Aralık 2019 tarihinde katıldı
Geçmişle yüzleşmenin romanı : Acımak
8/10
·159 syf.··
2025 60. kitabı
·
27 saatte okudu
·
Okunma: 03 Ekim 2025 12:05
Reşat Nuri Güntekin’in Acımak romanını okurken kendimi sadece bir karakterin değil, bir insan ruhunun bütün katmanlarıyla sorgulandığı bir yolculuğun içinde buldum. Zehra öğretmen, disiplinli, sert, soğuk ve katı yapısıyla adeta duygularını yok etmiş bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Çevresine mesafe koyan, en ufak bir zaafa bile izin vermeyen bu kişilik, ilk bakışta iradeli görünse de aslında içinde derin bir boşluk taşıyor. Romanın kırılma noktası, babasının günlüğünü bulmasıyla başlıyor. Çocukluğundan beri nefret ettiği, hayatını kararttığını düşündüğü babasının aslında hiç de sandığı gibi biri olmadığını öğreniyor. İşte o noktada bütün taşlar yerinden oynuyor. Yıllarca kendine karşı ördüğü duvarlar çatlamaya başlıyor. Bu dönüşüm, bana yalnızca Zehra’nın değil, her insanın içinde saklı duran “geç kalmış acıma” duygusunu hatırlattı. Bir insanı yargılamanın ne kadar kolay, anlamanın ve affetmenin ise ne kadar zor olduğunu çok çarpıcı bir biçimde gösteriyor. Reşat Nuri’nin dili yine çok yalın ama aynı zamanda ruhumuza dokunacak kadar derin. Günlüğün sayfaları açıldıkça, baba figürü bir gölge olmaktan çıkıp gerçek bir insan hâline geliyor. Zehra’nın gözündeki nefret, yerini ağır bir pişmanlığa bırakıyor. Bu pişmanlık öyle sıradan değil; insanın boğazına oturan, gecikmiş, geri dönüşsüz bir pişmanlık… Kitap boyunca okur, aslında kendi hayatına da dönüp bakıyor: Kaç kişiyi yanlış tanıdık? Kaç kişiye sevgimizi ya da acımamızı çok geç gösterdik? Olumsuz yanına gelirsem; roman kısa olmasına rağmen Zehra’nın soğukluğunun çok uzun sürmesi, okurla onun arasına mesafe koyuyor. Daha ilk bölümlerde karakterin iç dünyasına girsek, romanın duygusal yoğunluğu çok daha güçlü olurdu. Ayrıca yan karakterler fazla yüzeysel bırakılmış; oysa çevresindeki insanların da onun katılığına
Edebiyat
AcımakReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 202151,7bin okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
10/10
·480 syf.··
2025 46. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 08 Eylül 2025 20:54
“İstanbul’un Aynası: Konstantiniyye Oteli” Hayatımda okuduğum en etkileyici romanlardan biri diyebilirim. Konstantiniyye Oteli benim için sadece bir roman olmadı, aynı zamanda bir tarih dersi, bir kültür atlası, bir vicdan muhasebesi oldu. Kitabı okurken defalarca altını çizdim, belki de şimdiye kadar en çok işaretlediğim roman oldu. Livaneli, İstanbul’un tam kalbinde, bir otel lobisinde, birbirinden çok farklı insanların kesişim noktalarını bize öyle ustalıkla sunuyor ki, adeta “Türkiye’nin panoramasını” tek mekâna sığdırıyor. Şairin dediği gibi: “Her şey geçer, İstanbul kalır.” Romanın en sevdiğim yanı, çok sesli ve çok katmanlı oluşu. Bir yanda entelektüel sohbetler, bir yanda sıradan insanların hikâyeleri; geçmişle bugün arasında sürekli bir gidip gelme var. Livaneli bunu yaparken sadece bireyleri değil, aslında bir toplumun yüzleşmelerini de gözler önüne seriyor. Kitap boyunca “konaklama” metaforunu düşündüm. Hepimiz bu şehirde, bu dünyada kısa süreli misafirleriz aslında. Bir otelin geçiciliği, bir ömrün faniliğini bana çok güçlü şekilde hatırlattı. Alıntılar hâlâ zihnimde dönüp duruyor. Mesela şu cümle gibi: “Geçmişini bilmeyen toplumların geleceği olmaz.” İşte bu yüzden, roman sadece bir kurmaca değil; tarih, felsefe, müzik ve kimlik üzerine bir tartışma zemini de sunuyor. Orhan Pamuk’un İstanbul’un hüznüne yaptığı göndermelerden, Yaşar Kemal’in Anadolu panoramasına uzanan bir köprü var satır aralarında. Bazen bir Nazım Hikmet yankısı, bazen de Tanpınar’ın “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” dizeleri kulağımda çınladı. Kitap bittiğinde hissettiğim şey şuydu: Bu sadece bir otel hikâyesi değil, bizim hikâyemiz. Belki de hepimizin ortak belleği. Uzun zamandır bir romana bu kadar puan vermemiştim ama Konstantiniyye Oteli benim için net bir
Konstantiniyye OteliZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 202022,4bin okunma
Puan vermedi·479 syf.··
2025 45. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 03 Eylül 2025 15:57
Tehlikeli Oyunlar’ı bitirdiğimde elimde sadece bir kitap değil, zihnimde yankılanmaya devam eden bir iç monolog kaldı. Oğuz Atay bu romanda, sadece bir karakterin hikâyesini değil, insanın kendisiyle ve dünyayla olan çatışmasını bütün çıplaklığıyla anlatıyor. Hikmet Benol’un iç sesi, çoğu zaman bana aitmiş gibi geldi; çünkü onun yalnızlığı, çaresizliği ve “oyunlar” üzerinden hayata tutunma çabası aslında hepimizin tanıdığı duygular. Bu kitabı okurken bir yandan çok güldüm, diğer yandan içim daraldı. Bazen kendimi Hikmet’in ironik cümlelerinde buldum, bazen de karanlık düşüncelerinde. Atay’ın dili kolay değil; uzun parantezler, bitmeyen cümleler, zihnin birbiriyle yarışan sesleri… Ama tam da bu yüzden çok sahici. Çünkü insan zihni hiçbir zaman düzenli ve tertipli değil. Oğuz Atay, kafamızın içindeki o kaosu olduğu gibi kağıda döküyor. Artıları saymakla bitmez: İçtenlik, zeka, mizah ve trajedinin aynı anda var olması… Eksileri ise bence aynı zamanda artısı: yorucu ve zorlayıcı olması. Bazı bölümlerde kopmak istedim, okumayı bırakma eşiğine geldim. Ama sonra fark ettim ki bu yorgunluk, kitabın benden talep ettiği bir yüzleşmeymiş. Tehlikeli Oyunlar yalnızca okunacak bir eser değil; sindirilecek, hatta zaman zaman kenara bırakılıp üzerine düşünülecek bir kitap. Kitabı kapattığımda aklımdan şu geçti: Bizler de kendi hayatımızda oyunlar oynuyoruz. Kimimiz rol yapıyoruz, kimimiz kaçıyoruz, kimimiz güldürürken aslında içten içe ağlıyoruz. Hikmet Benol’un farkı, bu oyunların tehlikeli olduğunu bilmesi ama yine de oynamaktan vazgeçmemesi. İşte bu yüzden çok sarsıcı. Benim için Tehlikeli Oyunlar, “okudukça değil, düşündükçe” büyüyen bir eser oldu. Hani bazı kitaplar vardır, bitse de sizden ayrılmaz; işte bu da öyle. Hepimizin içinde biraz Hikmet var, ama oyunlarımızı ne kadar
Tehlikeli OyunlarOğuz Atay · İletişim Yayınları · 202538,9bin okunma
Puan vermedi·96 syf.··
2025 43. kitabı
·
6 saatte okudu
·
Okunma: 28 Ağustos 2025 18:30
Dostoyevski’nin satırlarına her dalışımda şunu fark ediyorum: o, insanın iç dünyasını, yalnızlığını ve çırpınışlarını öyle bir işliyor ki, sanki kendi kalbimizi açıp okumamıza vesile oluyor. Beyaz Geceler de yine benim için böyle bir eser oldu. Bir “hayalperest”in gözünden bakıyoruz hayata… Gündüzleri görünmez, geceleri yaşayan, sokaklarda varlığını sürdürmeye çalışan bir ruh. Onun hayal gücüyle örülü dünyasına girerken ben de kendimi sorguladım: Gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece hayal kurarak var olduğumu mu sanıyorum? Dostoyevski’nin o meşhur yalnızlık vurgusu burada neredeyse bir tokat gibi çarpıyor. Nastenka ile karşılaşması… İşte orada içimde bir şeyler kırıldı. Hepimizin hayatında böyle anlar vardır: bir bakış, bir söz ya da bir gece… Koca bir ömrü değiştirebilir. Nastenka’nın masumiyeti, umutla örülü naifliği, “bekleyişi”… Hayalperestimizin tutkulu ama kırılgan sevgisiyle çarpıştığında, biz okuyucular için hem bir armağan hem de bir yara oluyor. Dostoyevski bize aslında şunu söylüyor gibi: “Sevgi, her zaman kavuşmak değildir; bazen en büyük aşk, hiç sahip olamamaktır.” Eserdeki en vurucu nokta ise hayalperestin kendini kandırışı… Bir anlığına “mutlu olabilirim” demesi, sonra kaderin onu yüzüstü bırakması. Dostoyevski’nin dehası burada saklı: bize sadece romantik bir aşk hikâyesi sunmaz, insan ruhunun en çıplak hâlini, umut ile hayal kırıklığının dansını gösterir. Eleştirecek olursam, hikâyenin kısalığı bana hep eksiklik hissi verdi. Daha fazlasını okumak istedim; hayalperestin iç çatışmalarına daha uzun süre tanık olmayı arzuladım. Ama belki de Dostoyevski’nin ustalığı buradadır: eksik bırakarak tamamlatmak, biz okurların ruhunda sürdürmek… Beyaz Geceler’i okurken aklıma Dostoyevski’nin kendi yaşamı geldi; Petersburg sokaklarında dolaşan genç bir
Edebiyat
Beyaz GecelerFyodor Dostoyevski · Can Yayınları · 2019102,4bin okunma
8/10
·280 syf.··
2025 38. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 23 Ağustos 2025 12:31
Forrest Carter’ın Küçük Ağacın Eğitimi’ni az önce bitirdim ve içimde hem huzurlu hem de buruk bir his bıraktı. Kitap, genel anlamda beni içine çekmeyi başardı ve doğayla, köklerle, insanlıkla ilgili derin düşüncelere daldırdı. 10 üzerinden 8 veriyorum, nedenlerini aşağıda anlatayım. Olumlu Yönler: Kitabın en çok etkilediği yer, Küçük Ağaç’ın büyükannesi ve büyükbabasıyla geçirdiği zamanlarda doğayla kurduğu bağın sade ama güçlü bir şekilde anlatılması. Cherokee kültürünün detayları, doğaya saygı, yaşamın basit ama derin anlamları beni gerçekten etkiledi. Özellikle büyükbabanın Küçük Ağaç’a hayatı öğretirken kullandığı bilgece ama mütevazı üslup, sanki o dağlarda onlarla birlikteymişim gibi hissettirdi. Kitap, modern dünyanın karmaşasından uzak, saf bir yaşamın güzelliğini öyle güzel yansıtıyor ki, okurken şehir hayatından kopup o ormanlara sığınasım geldi. Anlatımın akıcılığı ve hikâyenin samimiyeti de cabası; sayfalar su gibi aktı. Karakterlerin sıcaklığı ve diyalogların doğallığı da kitabı özel kılan unsurlardan. Büyükbaba ve büyükanne, sadece Küçük Ağaç’a değil, bana da bir şeyler öğretmiş gibi hissettirdi. Mesela, “doğanın dilini dinle” felsefesi, günlük hayatta unuttuğumuz bir farkındalığı hatırlattı. Kitap, içimde hem nostalji hem de dinginlik uyandırdı; çocukluğumda dedemle geçirdiğim anıları anımsattı. Olumsuz Yönler: Yine de kitap kusursuz değildi. Bazı yerlerde hikâye biraz fazla romantize edilmiş gibi geldi. Cherokee yaşamı ve doğayla ilişki çok güzel aktarılmış, ama sanki her şey biraz fazla idealize edilmiş. Gerçek hayatta bu kadar saf ve çatışmasız bir yaşam mümkün mü, emin olamıyorum. Ayrıca, bazı yan karakterlerin (özellikle kasabadakilerin) fazla yüzeysel kaldığını düşündüm. Onların hikâyeye katkısı daha derin olabilirdi. Bir de, kitabın bazı
Alıntı
Küçük Ağaç'ın EğitimiForrest Carter · Say Yayınları · 202110,7bin okunma