Orhan Pamuk’un okuduğum bilmem kaçıncı kitabı… Artık diline ve kalemine iyice alıştım, severek okuyorum. Bu kitapta ise köyden şehre göçün ilk sancılarından başlayarak, bir şehrin büyüyüşüne ve dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Şehirle birlikte karakterlerimiz de değişiyor, gelişiyor ve hayata nasıl tutunacaklarını bulmaya çalışıyorlar.
Mevlut, kitaptaki en naif karakterdi. Bulunduğu ortamın dışına pek çıkamayan, elindekilerle yetinmesini bilen bir adam. Mevlut, hem Türkiye’deki erkek profiline kıyasla hem de kitaptaki diğer karakterlere göre karısına ve çocuklarına daha iyi davranan, gerçekten aile babası olabilmiş bir karakterdi.
Üç yıl boyunca mektup yazarak aşık olduğunu sandığı kadını kaçırdığında, aslında onun ablası olduğunu fark etmesine rağmen büyük bir tepki göstermeden bu durumu kabulleniyor hemen ikna olabiliyor ayrıca gerçekten seviyor. Bu
bende hayattaki o “boşvermişlik” hissini uyandırıyor.
Tüm zorluklara rağmen—yoksul bir ailede büyümesine, hayatta çok erken yaşta tek başına kalmasına ve çevresindeki insanların çoğunun ondan daha güçlü, daha başarılı olmasına rağmen—kıyasın içine girmemiş biri Mevlut. Ve belki de en kıymetlisi: Ailesine gerçekten iyi davranmış.