Tür: Mektup Roman / Klasik
Japon edebiyatının "bunalım" denince akla gelen ilk ismi Osamu Dazai’den bahsettiğimizde, genelde intihar, kasvet ve İnsanlığımı Yitirirken gibi karanlık eserler bekleriz. Ancak elimizde tuttuğumuz "Pandora’nın Kutusu", yazarın kendi karanlığına inat yaktığı bir mum gibi; şaşırtıcı derecede aydınlık, oyuncu ve umut dolu.
"Ölüme Gidiyorum" Derken Yaşama Tutunmak
Roman, II. Dünya Savaşı sonrasında, kendine "Hibari" (Tarla Kuşu) diyen genç bir adamın, ölümcül verem hastalığıyla savaşmak üzere "Sağlık Dojosu" adındaki garip bir sanatoryuma yatışıyla başlar. Kitap mektup roman (epistolary) formatında yazılmıştır; biz Hibari’nin bir arkadaşına yazdığı mektuplar üzerinden onun iç dünyasını okuruz.
Hibari, bu hastaneye aslında iyileşmek için değil, ölmeyi beklemek için girer. Bu yönüyle kitap, Paulo Coelho’nun meşhur "Veronika Ölmek İstiyor" eseriyle müthiş bir ruh akrabalığı taşır. Tıpkı Veronika gibi, Hibari de "ölüm bekleme odası"nda, hayatın aslında ne kadar tatlı ve yaşamaya değer olduğunu keşfedecektir. Ancak Dazai, bunu Coelho gibi didaktik bir dille değil; hayatın içinden, samimi ve yer yer mizahi bir dille yapar.
Büyük Metafor: Kutu ve İçindekiler
Kitabın ismini aldığı "Pandora’nın Kutusu", eserin finalinde muazzam bir metaforla anlam kazanır. Dazai, mitolojik hikayeyi alıp savaş sonrası Japonya'sına ve insan ruhuna uyarlar:
• Kutu: Hibari’nin kaldığı o izole sanatoryum ve aslında hayatın ta kendisidir.
• Kutudan Çıkan Kötülükler: Savaşın yıkımı, yoksulluk, verem hastalığı ve ölüm korkusudur. Kutu açılmış ve tüm bu acılar Hibari’nin üzerine yağmıştır.
• Kutunun Dibindeki: Mitolojide kutunun dibinde kalan son şey "Umut"tur. Hibari, finalde bu umudu "pirinç tanesi büyüklüğünde, parıltılı bir taş"a benzetir. Romanın en çarpıcı yanı, Dazai’nin