Neşet Ertaş sözleri Görünen bir yaram yok ama her yerim sızlıyor Neşet Ertaş Gönlün'ün eşini bulan garip değildir.'' ''Aşk biterse yorulur insan, ben ne zaman ölürsem Neşet yoruldu desinler.'' ''Ne söyleyim şu dünyanın haline dağlar ayrı ayrı, çöl ayrı ayrı, şu insanlar bölüşmüşler dünyayı Hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı.'' ''Biz doğduğumuzdan beri yoksulduk. Varlığı görmedik ki yoksulluktan şikayet edelim.'' 'şu insanlar bölüşmüşler dünyayı hudut ayrı ayrı yol ayrı ayrı.'' Özü gülmeyenin yüzü güler mi? Can yakıp da kalp kırma. Senin de gül benzin solacak bir gün. Her canlının kalbi Allah'a bağlı. Herkes ettiğini bulacak bir gün.. Darda kaldım diye umutsuz olma, Yok iken dünyayı var eden vardır. Mühür gözlüm, seni elden sakınırım kıskanırım. İnsanları birbirinden ayıran mezhepçilere karşıyım, mezheplere değil. Ahu gözlerini sevdiğim dilber, sana bir sözüm var diyemiyorum.
Müzik
Selam Söyleyin..
Ben bilmem sevdiğim ellerde ne eder, Hangi kurdun peşinden gider. Hangi kurt beni yârimden eder, A kuşlar selam söyleyin yârime. Annem kara haber getirdi, "Sevdiğin el topraklarında öldü." dedi. O an bende hayat bitti, A kuşlar selam söyleyin yârime. Açtım gözlerimi sevdiğimin mezarında, Üzerimde siyahlar, sevdiğimin tabutunda al bir yazma. Gözlerimden akan yaşlarla, A kuşlar selam söyleyin yârime. Hiç gitmedim o el topraklarına, Karşı ki dağların ardına. Sevdiğim oralarda öldü A kuşlar selam söyleyin yârime. Ben bilmem karşı ki dağların ardını, O dağların ardında yakılan ağıtları. Doktorum daha geçen gün sardı yaralarımı, A kuşlar selam söyleyin yârime.
Hayata Dair
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bugün İsmet Özel’i görebilirdim, fakat gitmedim. Zira bazı insanlarla hiç karşılaşmamak, onları hayal dünyamızda yok etmemenin bir yoludur. Hayalimizdeki o duruş bozulmasın isteriz bazen. Belki de bu yüzden, hayatı artık biraz mesafeden seyrediyorum.
Bir bacımız Instagram'da bir kitapta "Başkurdistan" yazısını yanlış anlayıp "Kürdistan" zannedip altına kalp çizip video çeken kişiye değinmiş. Normalde Başkurdistan ismi klasik kurttan gelir. Başkurdistan'da özerk Türk Cumhuriyetidir. Hiç Kürt ile alakası bile yok. Gelelim Kürtlere. Zaten İran'da "Kürdistan" diye bir vilayet var ve orada ki Kürtler böyle saçma şeylere inanan tipler değil. Adamların zehir gibi aklı var. Ben mesela o bölgeye gitmedim ama İran'ın Kürdistan eyaleti ile belgeseller izlediğiniz de bizim bazı mal değneği Kürtlerin yüzüne tükürürsünüz. Bizde de zehir gibi aklı olan, cengaver, ekmeğinin derdinde, efendi, namaz ve Kur'an ehli Kürtler var. Ama bazı benliğinden ve milliyetinden habersiz, Kürtlükten bi'haber Kürtler uçanı kaçanı kendisinin zannediyor. Sen Mezopotamya gibi bir coğrafyadan göçmesin ve mal değneği gibi takılıyorsun. Mezopotamya ve çevresi ilmin anasını ağlatmışken sen salaksın ve kardeşim. Başta bahsettiğim bacımızın videosu bu: instagram.com/reel/DZsizwmIhT...
Dün arkadaşlarla muhabbet ediyoruz. Ben Fatih doğumlu olduğum için oraları övüyorum ama cidden İstanbul'da tek sevdiğim ilçe Fatih. Doğduğum yer olmasından değil edepli ve kültürlü bir yer. Hemde yapmacık değil. Ha bazı yerlerinde Araplar vs. var ama merkezi temiz. Doğmak haricinde mesela Çapa Tıp fakültesi çevrelerine hiç gitmedim. Çapa Tıp fakültesinin de adı değişti zaten. Arkadaşlardan duyduğuma göre Çapa tarafları illet bir yermiş. Ne bileyim. Hayırsızım ben. İnsan doğduğu yere gitmez mi? Bu bütçeyle gitmez. 😉 Tamam, ben doğarken para babamdan çıkmıştır da şimdi gitsem mesela en basitinden tek gitmişsem bu hayat pahalılığında acıksam döner evde yerim. Geçenlerde yaptım da. Biraz Eminönü, Kadıköy tarafları dolandım sonra fantazi olsun diye vapura binip doğma memleketim Fatih'e selam çaktım. Değişik bir adamım da. Çapa Tıp fakültesinde doğdum ama Kars'ın en ücra köylerinde doğmuş gibi havam var.
Karşılıklı açılan o kapı ile o pencere arasında halen oturuyorum. İkindi sonraları olduğunda esinti daha da serinliyor. Güneş eğildikçe içeri giren ışığı binalara takılıp kayıplara uğruyor. İçeri ulaşabilen çok azı da arkamdaki duvara vurup odayı razı olunmuş bir hüzünle dolduruyor. Bir başkası için olsa saadete meyleden şeyler doldurabilirdi diye düşünüyorum. İnsan içinde ne taşıyorsa dışında da evvela onu görüyor, onu çağırıyor, onu büyütüyor… Geçenlerde şöyle yazmıştım: kulağına okunan ezan bir ömür çınısını taşıyacağı koyu bir hüzüni makamda okunduğundan yaşadığı her şeyin önce içine kıvrılan taraflarını ve kahra meyleden yüzlerini görmek ırsiyetini edinmişti. Ve bu satırlar yayımlanacak ilk romanımın ilk cümleleri olacak diye not düşmüştüm. Hala o giriş cümlesinden öte gitmedim. İstemedim de. Çünkü ne yazarsam yazayım kendi fasit dairemin dışına çıkıp bir büyük daireye varamayacağım. Hüzüni makamda başlayan örgünün serencamı kendine dolanıp, yine hüzüni bir tona varacak. Okur, kitabın arka kapağını kaparken ön kapağı aralamış sayacak kendini. Sonra, bazı öyküler tek cümleliktir diyorum yazamayışıma bir bahane ve kendimi teselli için. Hep karşımıza çıkar tek cümlelik kahreden öyküler. Bir bebek vardır ve hiç giyemediği patikleri satılığa çıkarılmıştır. Kulağına hüzüni bir makamda ezan okunan bebeğin hikayesinin kahrından kimsenin haberi yoktur oysaki. Ve hiç olmayacaktır. Ben bunları düşünürken güneş eğilmeye ve içeri uzattığı hüzün kollarını yavaş yavaş çekmeye devam ediyor. Bir ağaç dalının rüzgarla ığralanmasını arkamdaki duvarda hissedebiliyorum. Şimdi kimlerin nerede ve nerelerde, neyin koşuşturmasında olduğunu çağrıştırıyor bana o dallar. Adına dünya dediğimiz yerin bilinen ve yanlış adı bu diye düşünüyorum. Aslı ve doğrusu dar-ı telaş olmalı. İkindi
Kahr Hevenkleri

A

@Birrseyyah
·
Karşılıklı açılmış bir pencere ile bir kapı arası esen tatlı ve serin bir esinti içimde birtakım şeyleri depreştirip beni alıp götürüyor efendim. Yaşanmasının muhal olduğuna çok önceleri ikna olduğum günlerin içinde oluyorum bir anlığına. Sanki çok kısa bir süreliğine bir ışık huzmesi tarafından sarmalanıyorum. Dimağımda daha önce hiç bilmediğim bir tat beliriyor. Bir alageyik suya eğiliyor içimde. Durup beyaz beneklerini sayıyorum. Saydıkça çoğalıyorlar; çoğaldıkça yaklaşıyorum ve birini hatırlıyorum… Ürkmeler, tedirginlikler, kaygılanmalar… bütün hepsi kalbediyor. Tasviri mümkün olmayan bir şey çekiyor beni kendine. Evet efendim, bir küçük esintiyle oluyor bütün bunların hepsi. İnsan ye’sin en kara noktasındayken en küçük bir umudun teyakkuzunda oluyor kanmazsam da belki yanmam diyerek. Ama ye’sten daha fena olan şey, bir anlık süren bu parıldamanın geçmesinden sonra başlıyor. O anlardan sonra o kadar çok boş kalıyor ki kollarım… O kadar çok uzağına düşüyorum ki ait olmanın… Bütün çabalarım beyhudeden daha aşağı kalıyor. Ve bir anda böylesine yaşamaktan iflas edişimin şaşkınlığı…Öylece kalakalıyorum donuk bakışlarla. Aslında biliyorum bütün saadetlerin mümkün olmadığını. Ama bütün saadetlerin mümkün olmayı hak ettiğine dair bir inanç da taşıyorum. Ve bu inanç beni hem ayakta tutan hem yıkan. Bu inanç beni gül bahçelerine sürgüne yollayan. Bu inanç serencamları birbirine dolaştıran.
Yazdıklarım yazgımdan