• Sevgili Galip Ağabey. Öncelikle selam eder, ardından da Cennet-i âla bahçelerinde, tûba ağaçları altında gölgelendiğin hüsn-ü zannıyla, afiyetinin artması için dua ederim.
    ‘'Ömrümü bu milletin meseleleri ile geçirdim, bir rahat verin artık'' dediğini duyar gibiyim lakin gel gör ki derdimi paylaşacağım, oturup iki kelam hasbihal edeceğim kimsem kalmadı. Sen, onlarca yıl öncesinden bizlerle mektuplar yazarak, nesiller boyu yetişecek milliyetçilere ağabeylik ettin. Ben de gönlünün genişliğine güvenip sana geldim.

    Seni üzmek istemem ama buralarda işler hiçte iyi gitmiyor ağabey. ‘'Yurtta sulh, cihanda sulh'' düsturunu beğenmez olup ‘'Komşularımızla sıfır sorun'' diye bir söz benimsedik kendimize geçen yıllarda. Ama gel gör ki, bütün komşu ülkelerimizle, henüz resmen başlamamış olsa bile, psikolojik olarak savaş durumundayız. Suriye'de çatapat patlasa, Ankara'dan anında uyarı geliyor. Suriye, Irak, İran, Ermenistan, Yunanistan, İsrail, Fas, Tunus, Libya, Fransa ve ismini sayamadığım komşu veya uzak memleketlerle gün geçmiyor ki karşı karşıya gelmeyelim.. Bizi bu oyuna kim soktu, elimize silahı - dilimize bu sloganları kim verdi anlayamıyoruz. Kimlerin vizyonuna maşa, kimlerin kirli hedeflerine basamak, kimlerin yeni dünya düzenine figüranlık yaptığımızı bile bilmiyoruz. Her gün çıkıp birilerini insanlık suçu işlemekle suçluyor, buna mukabil her gün iç işlerine karışılmasına devam edilmesi durumunda, çok sert tepkiler verecekleri konusunda tehditler alıyoruz. Doğu Türkistan'lı kardeşlerimizi 21. Yüzyılın ortasında resmen soykırıma uğratan Çin'i en büyük ticaret ortağımız yapıyor, yapılan bir gezi sırasında ‘'geçerken uğradığımız'' Doğu Türkistan'da ise pazarları gezip, halkın ne kadar mutlu olduğunu gösteren(!) fotoğrafları bütün dünyaya servis ediyoruz. Üstüne de o topraklara ilk defa biz gittik diye övünenleri ayakta alkışlıyoruz. Vel hasıl-ı kelam ağabey; ayranımız da yok taht-ı revanımız da. Nereye gittiğimizi bilmiyoruz.

    Ülke içinde de durum hiç farklı değil ağabey. Bir zamanlar bırak konuşmayı, akıllardan bile geçirmenin yasak olduğu fikirler bu gün alkışlanıyor. Hangi kanalı açsak ülkeyi bölmek isteyen aç bir köpek saldırıyor etrafına. Hangi gazeteyi elimize alsak bir şehit haberi, her haberin altında öldürülen teröristlerin de genç olduğunu vurgulayan ibareler, her köşe yazısında öldürülen teröristlerin de insan olduğundan bahseden satılmış yazarlar. Biri çıkıp özerklik ilan ederken öteki çıkıp sivil itaatsizlik başlatıyor. Biri terörist başına methiyeler dizerken öteki öldürülen teröristlerin cenazelerini omuzluyor. Bir milletvekili polise tokat atarken öteki milletvekili polis aracını taşlıyor. Bir milletvekili mahkemede Kürtçe ifade vermek isterken öteki milletvekili kendi bayraklarının olması gerektiğini söylüyor. Dağdan inenler milletvekili, dağa çıkanlar ise milletvekili adayı birer kahraman oluyor. Ne olduğu belli olmayan 34 kişi elini kolunu sallayarak sınırı geçerken öldürülüyor ve öldürülenler yeni yapılan çalışmayla şehit ilan edilmeye çalışılıyor, vatan toprağı için öldüren askerler ise muhtemelen cezaevine tıkılacağı günü bekliyor. Öldürülenlere şehit ve gazilere verilen tazminatın nerdeyse iki katı para veriliyor. Meclis toplantılarına bu ölen 34 kişinin aileleri davet ediliyor. Yarısı peşmerge kıyafeti ile gelen bu aileler meclis çatısı altında devlete saldırıp yemek yediği kaba pisliyor. Millet ve dil kavramları rahatça tartışılıyor, üniter yapı eleştiriliyor, teröristler alkışlanıp devlet eliyle cesaretlendiriliyor ve bizlerde yeni yetişecek neslin tinerci mi yoksa dindar mı olacağını tartışıp duruyoruz.

    Bunlarla da bitmiyor ağabey. Milli bayramlar teker teker kalkıyor, andımızı okumak ayıplanıyor, istiklal marşını her hafta okumak angarya geliyor artık. Gitgide bayraksız, dilsiz ve kültürsüz, dejenere ve hatta asimile bir nesil yetişiyor. ‘'Vatan-millet'' diye sözlerine başlayanlara göz ucuyla cüzamlı gibi bakılıyor, okulda namaz kılan öğrenciler suç işlemiş gibi kameraya çekiliyor. Çocuklar okulda hocasını, sokakta arkadaşını, evde ise anasını babasını bilmez-tanımaz oldu. Ne kültürümüz kaldı, ne örfümüz, ne ananemiz ne de töremiz. Önceliğimiz para, tek derdimiz ise nefsimiz oldu. Önceliğimizin para olması büyük bir dert, biliyorum ancak daha büyüğü ise şu ki ağabey; tek derdimiz olan parayı da, başta şans oyunları olmak üzere bütün kısa, zahmetsiz ve bir yerde gayrı ahlaki olan yolları deneyerek bulmaya çalıştık. ‘'Kısa yoldan köşeyi dönmek'' bizim hayat felsefemiz oldu, her gördüğümüz köşeden dönüyoruz.
    Ekonomiden pek anlamam ağabey, bilirsin. Lakin o konuda da dertliyim. Orta direk fakirlik ve yoksulluk ile çırpınırken, bizse dünyanın en zengin ülkeleri arasına girdik diye sevinir olduk. İşin en kötüsü ise cebimize giren para-boğazımıza giren lokma ortada iken zengin olduğumuz yalanına biz bile inandık. Zengin ile fakir arasında ki fark o kadar arttı ki! Zenginlerin süs köpekleri için harcadığı mama parası, 3 çocuklu fakir bir ailenin 1 aylık mutfak masrafına denk gelir oldu. Buna vicdan dayanır mı? Bizim vicdanımız dayanıyor işte ağabey. Çünkü düşünmüyoruz artık, umursamıyoruz. Bütçe açığımız büyüdükçe zamlarda büyüyor. Her açık vergiyle kapanıyor. Vergiler yola gidiyor. Yapılan yollar ise seçim malzemesi olarak ayaklarımızın altına seriliyor. Bizlerse o yolların üzerinden geçerken ‘'Allah razı olsun başbakandan, ne güzel yollar yaptı'' deyip seviniyoruz.

    Biliyorum, çok uzattım ancak söylemekle de bitmiyor ki ağabey. Ülke de hiçbir kuruma güven kalmadı artık. Gençlerimiz, bin bir hayallerle gidip öğretmen çıkmak istediği üniversitelerden işsizler ordusuna bir nefer olarak mezun oluyor. Milli Eğitim Bakanı öğretmenlere ‘'başka işler'' yapmalarını tavsiye ederken öteki tarafta son umutları olan KPSS sınavının soruları ise eller kollar sallana sallana çalınıyor. Bir diğer tarafta, Sağlık Bakanı doktorları birer yem gibi hastaların önüne atarken, her gün darp edilip yaralanan ve hatta öldürülen doktorların haberleri gazetelerin üçüncü sayfalarını süslüyor. Polislik Sınavı'nın soruları çalınıyor, mülakatla alınan bütün mesleklere girecek olanları artık devlet değil; cemaatler, kulüpler veya lobiler belirliyor. Fen Edebiyat Fakülteleri'ni kazananlar mezun olduklarında iş bulacaklarına olan inançlarını hemen ilk senenin sonunda kaybediyor. Hukuk Fakültesi'nden mezun olanlar ise onca meşakkatin ardından bir avukatlık bürosu açabilmek için bile bir dünya emek harcıyor. Hukuk demişken ağabey; önceki Genel Kurmay Başkanı ‘'terörist'', bir din alimi ise ‘'fuhuş şebekesi lideri'' olarak ceza evinde yatıyor şu anda. Bizler ise nerdeyse 100 yaşına gelmiş olan Kenan Evren'in yargılanmasının sevinç sarhoşluğundan, geriye kalan hiçbir meseleyi düşünemiyoruz.
    Benim aklıma gelen soru senin de aklına geliyor değil mi; ‘'Bu kadar rezalete, kanunsuzluğa, adaletsizliğe, vicdansızlığa ve uyuşukluğa rağmen nasıl oluyor da batmıyor bu devlet?''
    Çok düşündüğüm bu sorunun cevabını Mehmet Akif'in şu mısralarında buldum ben ağabey;

    ‘'Evliya yurdu bu toprak, Enbiya yurdu bu yer
    Bir yıkık türbenin üstüne, Mevlâ titrer.''

    Alem-i İslam'a bin yıl karakolluk yapmış olan bu toprakların üstüne titreyip milletini koruyan Mevlâ, en kısa zamanda yeniden dirilişimizi de nasip eder inşallah ağabey.
    Hasretle ellerinden öper, tekrardan selam ederim.

    Kardeşin Abdullah.

    Abdullah KILAVUZ
    Fırat Ünv. Tıp Fakültesi
  • Ve sadece bir kere bir kişiyle yolunuz olmadık bir yerde kesişir. Ona dair en küçük ayrıntıyı bile bilmeden yollarınız ayrılır. Sonrası işte hiç tanımadığınız ve hiçte tanımayacağınız biri, gizemli güzel bir anıyla ve acı bir özlemle kalakalır.
  • Tarihin yıkıntıları arasında kültürü ararken yaşamın hiçte kolay olmadığını, egemenlerin her şeyden önce kültür, sanat ve edebiyat üzerinden yarattığı tahribatları görmek zorundayız. Rüyasını bile özgürce yaşamayacak kadar baskı altında kalan halkların manevi dünyası kırılan iradesi, elinden alınan umudu, dumura uğratılmış hisleriyle şekillenen insanlığın yaşam denen çelişkinin neyi ifade ettiğini görmek gerekir. Her şeyden önce farklılığa karşı nasıl bir ''kültür - sanat - edebiyat?'' sorusuna aranan cevap, aynı zamanda ''nasıl bir yaşam'' sorusuna da aranan bir cevap olmalıdır.
    Türk Edebiyatın da Kürtlerden çok sık bahsedenler yine Kürt yazarlar olmuştur. (Yaşar Kemal, Musa Anter, Yaşar Kaya, Cigerxun, Ömer Polat, Mehmet Kemal,Yılmaz Güney, Mehmet Uzun, Hüseyin Cevahir, vb.) Kürt coğrafyasında yaşamış, görev yapmış ya da değişik nedenlerden dolayı Kürtlerle ilişkiler geliştirmiş ve Kürtlerin sorunlarını kaleme alan siyaset bilimci, sosyolog, yazar ve şairler Kürtlere yönelik önemli belgeler ve eserler üretmiştir. Bu eserlerin edebi yanları dışında yöre halklarının yaşamlarına yön verecek tarihi özelliklerde vardır.

    Bu bakımdan Anı, Film, Roman ve Şiir türlerinin Kürtlere ilişkin olarak Türk edebiyatında ve siyasetinde büyük önemi bulunmaktadır. Ayrıca Kürt coğrafyasının doğal güzelliğinden, dağlarından, ovalarından, ırmaklarından, bitki örtüsünden önemli bir zenginlik olarak bahsedilmiştir. Kürtçe söylenen ezgiler, klamlar, şinler, destanlar, o yörenin istemlerini ifade etmesine rağmen, anlaşılmayan dil olarak değerlendirilmiştir. Oysaki kültür, sanat ve edebiyat insana yakın olabilmektir, onu anlayabilmektir. Çünkü kültürlerin kaynaşması insanı yeniden yaratır, ona saygınlık ve güç verir, cesaret verir. Birlikte yaşamı umutlandırır. 
    Türkiye'de Kürtler alehinde yaratılan olumsuzluk içeren ön yargıların (atasözlerin ve deyimlerin) varlığı aslında gerek filmlerde gerekse de Türk edebiyatında Kürtleri kapsayan anlatımlara uyuşmamaktadır. Türkiye'de Kürtlere yönelik geliştirilen inkâr ve asimilasyon, tavırların çeşitliliğine dayanmaktadır. Bugün bile Türk milliyetçiliği olumsuzluklarını her düzeyde sürdürmeye devam ediyor. Sokaktaki linç girişimlerinden tutunda sözlü sataşmalara varıncaya kadar hissettiriyorlar bu tavırlarını.
    Düşünsenize şöyle bir; Diyarbekir, Hakkari ve Tunceli plakalı araçlara tahammül edemediklerinden dolayı bu araçlara saldırıyorlar. Kürt bölegerinden Diyarbekir, Tunceli, Hakkari, vd. Kürt bölgelerin kimliğini taşıyanlar keyfi uygulamalara maruz kalabiliyorlar. 
    Türk milliyetçisi ırkçılar atasözleri ve deyimlerle farklı kültürleri, farklı dilleri ötekileştiren ve şöven sözlerle aşağılayayarak ırkçı duygularının mutluluğunu (!) yaşıyorlar. 
    Tekçi, tek tipliliği, farklı olana karşı beslediği hoşgörürsüzlüğü ve ayrımcılığı gösteriyorlar. Bir de utanmadan ayrımız gayrımız yok, hepimiz kardeşiz demenin iki yüzlülüğünü sergiliyorlar. Ve hala tahamülsüzlüğün, yok etmeci inkârcı mantığın her boyutu yaşanıyor.

    Türk atasözleri Kürtleri aşağılamanın, cahil, görgüsüz, kaba olarak göstermenin ifadeleri karşımıza çıkmaktadır. 
    Ayrımcılıkla kötülenenler için Atasözleri ve deyimlerle çeşitli yollar kullanır. Bunların başında bazen farklı diller ve kültürler gelir. Bazen hayvanı ve insanı aynı kavramda  aşağılama anlatımı tercih edilir. Bunlar bazen başka bir kavramı veya varlığı aşağılamak ve kötülemek şeklinde de olabilir. Sosyokültürel bağlamda atasözü ve deyimlerde ırkçılık ve ayrımcılık yapılmaktadır.
    'Kürt önce yemeğini köpeğine yedirir, arta kalanı kendisi yer', 'Kürt'ün kocayayına keçi götürürler', 'Ayıdan post, Kürt'ten dost olamaz“, 'Ayı Kürt', 'Kıllı Kürt', 'Kürt ile itin Allahı birdir', 'Eşeğe Kürt demişler, eşek kırk gün yem yememiş', 'Allah Kürt kısmını yaratmasaydı, eşeklere paha biçilmezdi', 'Kürt'ü de eşek sanma', 'Eşek hoşaftan, Kürt laftan anlamaz', 'Acemi nalbant Kürt (gâvur, ahmak) eşeğinde (öğrenir, usta olur) dener kendini'’, ...
    Açlık ve yoksulluk olduğu gibi vefasızlık, beceriksizlik, iş bilmezlik gibi özelliklerde  Kürtler'in şahsında aşağılanmış dolayısıyla da bu çerçevede Kürtler kötülenmiştir. Ekonomik faaliyet alanı olan hayvancılık ve tarım bölgelerinde genellikle bu deyimler karşımıza çıkmaktadır.
    'Kürt karnı doyunca çarığına bakarmış', 'Kürt'ün yağı çok olunca, hem yer, hem yüzüne sürer', 'Kürt, Kürt kıçına dürt, yağını çıkar başına sürt', 'Kürt ne bilmiş bayramı zır zır içer ayranı', 'Kürt'ün karnı doyunca ayakkabısına ararmış', 'Kürt kırmızıyı sever', 'Kürt'ün kü lo lo ile geçer', 'Kürt önce ateş eder, sonra düşünür', 'Kürttür ne bilmiş', 'Kürt kısmında akıl olmaz', 'Haso, Husonun eline düşmek', 'Sen Kürtlüğünle biliyorsun da, ben bilmezmiyim', 'Kürt buldu, tanışı kaldı', 'Kürt ile Lazın beş dakika sonra düşündükleri, beş dakika önce akıllarına gelseydi, çok şey yaparlardı', 'Kürt'ün allahı yoktur', 'Acemler demiyeli bir Kürt de böyle gitsin', 'Kürt Dölü', 'Kürt bozması', 'Kürt Uşağı', 'Kurdo' 'Kıro', 'Asi Kürtler', 'Şaki Kürtler', 'Eşkiya Kürtler', 'Dağlı Kürtler' ,'Allah Kürtleri yaratmış, dağlar hali ıssız kalmasın diye', 'Kürt'ün bir yanı dağ olmazsa yaşayamaz', 'Dağdan gelmiş bağdakini kovalıyor', 'İnatçı Kürt', 'Kürt damarı', 'Ters Kürt', 'Kürt'e bir verme iki ister, yüz verme astar ister', 'Kürt vereni sever', 'Gavura bakınca Kürt müslüman', 'Hırıstiyana kıyasla Kürt müslüman', 'Mendabur Kürt', 'Harami Kürtler', 'Kürtlük devri', 'Kürt'ü kovalıya kovalıya dövmeli', 'Kürtlükte kahpelik yok', 'Öcünü deli Kürt kırk yılda almış da, „Oh ne çabuk aldım“ diyerek sefasından bayılmış'. 
    Dil bilmez Kürtler (Türkçeyi bilmedikleri için olmalı), 'dil-diş bilmez Kürtler', 'Dilbilmez, yol bilmez Kürtler', 'Dili dönmez kürt', 'Kürt’ün aklı ya sıçarken ya da kaçarken aklı başına gelir'. 
    'Kuyruklu Kürt', 'Çarıklı Kürt', 'Alavere-dalavere Kürt Mehmet nöbet başına' (Bu söz genelde askerde Türkçe az bilen Kürtler'e karşı kullanılan bir sözdür), 'Kürt'ten evliya koma avluya, ya samı çalar, ya samanbağı', 'Kıro vıro derler, yığılıp seni yerler', 'Elin Kürt'ü, dağın yabanıl Kürt'ü, Yabanın kuyruklu Kürt'ü malımızı elimizden cebir alacak'* 'Allahın Kürt'ü' 'Çingene çalar, Kürt oynar', 'Herkes sakız çiğner ama Kürt (Çingene) kızı tadını çıkarır'. Bu sözler yer yer Türk edebiyatında kitaplarda da kullanılmaktıdır.
    Özellikle 1984 sonrası 'Bölgeciler', 'Ayrılıkçılar', 'Bölücüler', 'Kürtçüler', 'Teröristler', 'Vatan hainleri' ifadeleri kullanılmaktadır.
    Türk milliyetçileri ve islamcılar tarafından da  komünist eşkiya, gavur uşağı, haydut, kansız, ermeni uşağı, ermeni dölleri, cinayet şebekesi, eli kanlı örgüt ifadeleri çok sık kullanılmaktadır.
    "Kürt'e fırsat verme yarap
dehre sultan olmasın,
Ayağını çarık sıksın, 
asla iflah olmasın,
vur sopayı al haracı, karnı bile doymasın,
Bu çeşmeden, Gavur içsin, Rum içsin de,
Kürt'e nasip olmasın."
    (Bitlis'te bir çeşmede yazılı kaynak Zülfikar dergisi) 
    Avrupa da çalışan göçmen işçilerde nasibini almış bu deyimlerden. Onlar için de; 'Gâvurun ekmeğini yiyen gâvurun kılıcını çalar' denilmiş

    Erdal BOYOĞLU
    Kaynak: Artıgerçek
  • _ " (…) Hiçte bile! Hem o şiir yazmıyor okuyordu!
    - Daha ne istiyorsun? Kocan yazıyor. Sana da yazar ama biraz ilham vermen lazım! Önce git Güzin’e de kaşına bıyığına çeki düzen ver! Cemil İpekçi gibi gezip durma oğlanın yanında! O bile senden şuh!
    - Ama teyzem günah dedi o işlere!
    - Kızım senin teyzen benim çocukluk arkadaşım! Uzun iç donu giymezsen namazın kabul olmaz dedi diye onbeş senedir küsüz biliyorsun değil mi? Sanki kabul makamı karı! Saydırtma sülaleni bana şimdi! Dinden imandan çıkarma adamı!
    - Ya abla sana dert anlatmaya geldik. Azarlayıp duruyorsun! Güzel güzel akıl versene! Ne yapayım ben şimdi?
    - Bak güzel kızım. Aklını başına devşir. Adam vakti saatinde eve geliyor ne güzel. Meşgale de bulmuş evde kendine. Madem okuyor yazıyor. Açıp baktın mı hiç? Ne tür şiirler yazıyordu çocuk?
    - Valla didaktik, pastoral şeyler! Şöyle bir göz attım da!
    - O ne be?
    - Ya işte doğal yaşam, köy, koyun kuzu, öğütler falan!
    - Gördün mü bak! Evde kadın yerine asker arkadaşını göre göre Dede Korkut’a bağlamış oğlan! Yazık yazııık! Bahtsız kuzum benim!..”

    (Sinan Terzi, Uzun Şiir, Ketebe Piyan Dergisi, 18. Sayı)
  • Doğum günün kutlu
    olsun nice mutlu yıllar diliyorum sana hediyemdir verdiğim sırlar yollar uzak olsa bile
    hayalime sığman gerekeli hayat artık bize ne kadar zorlar bilemem bunu lakin hiçte düşünmedin sonunu
    kaydemem yolumu ben kalbimdeyken konumun tutarsan ellerimi güzelim inan bana üstesinden geliriz biz her türlü sorunun İlayda KATİP