Neden gençken yaşadığımız işkenceleri bize hatırlatan ilişkilerin tutsağı oluyoruz ki? Çünkü bir gün bunun değişeceğini umuyoruz, sihirli sözcüğü bulabilir, doğru tavrı takınır ve doğru anlarsak değişecek sanıyoruz. Ancak bu, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi sevgi görmek için eğilip bükülmemiz anlamına gelir. Bugün yetişkinler olarak çabalarımızın suistimal edildiğini, bunun gerçek anlamıyla sevgi olmadığını biliyoruz. Peki neden bizi herhangi bir sebep yüzünden küçükken sevememiş insanlardan sevgi bekliyoruz?
Bazen keşke Tanpınar’ın ya da en azından daha az yetenekli de olsa bir şairin yeteneğine sahip olsaydım diyordum, o zaman belki İstanbul’un renklerini, mavinin tüm tonlarını yakalayabilirdim: imamların seslerindeki maviyi, papaz eriklerinin yumuşak mavisini, cüce mavisini, Pigme mavisini, sıradan maviyi, karıncaların larvalardan bal özü olarak sağdığı bahar mavisini, turuncuya yakın bir maviyi, gümüş mavisini, yankılı maviyi, deniz mavisini, Boğaz mavisini, Konstantinopolis mavisini, Bizans mavisini, İstanbul mavisini… İstanbul, ey sen, denizdeki mavi şehir… Akşam çatılardan baktığında havanın bulutlu rengi. Önündeki bahçede bir limon ya da bir portakal… portakalın mavisi…”
Duygularımızla yaşamayı ve onlarla savaşmamayı bir kez öğrendikten sonra, bedenlerimizde bir tehlikenin tezahürlerini değil, kişisel tarihimizin faydalı izlerini görürüz.
Geçmişten çok bahsediyorsunuz. Sanki hayat her zaman bir şeye işaret ediyormuş gibi görünen ama asla gerçekleşmeyen bir çok olaydan oluşuyormuş gibi. Hayata hoşgeldiniz.