Bu anlatımdan beklediğim şey, yalnızca yaşananların aktarımı değil; yaşananların ruhta bıraktığı tortunun sezdirilmesiydi. Somali’den ve o karanlık koşullardan kaçan küçük bir kızın hayata tutunma çabasını okurken, metnin beni içsel bir sarsıntıya sürüklemesini bekledim. Oysa anlatı, acının çevresinde dolaşıyor ama acının içine girmiyor. Gündelik bir dil kullanılması başlı başına bir sorun değil; hatta doğru kullanıldığında metni sahici kılabilir. Ancak burada dil ne yalınlığın gücüne ulaşıyor ne de samimiyet kurabiliyor. Okurla arasında sürekli mesafeli, kontrollü bir anlatıcı duruyor.
Okuyucuların sıkça dile getirdiği “çok ağladım, çok üzüldüm” tepkilerinin hangi sahnelerde doğduğunu anlamakta zorlandım. Kadın sünneti elbette sarsıcı ve insanın içini acıtan bir gerçeklik; fakat metindeki duygusal yoğunluk neredeyse yalnızca bu noktaya yaslanıyor. Onun dışında, metin boyunca derin bir çaresizlik, kırılganlık ya da içsel çatışma hissi oluşmuyor. Okuduğum şey, hayata tutunmaya çalışan bir mağdurdan çok, koşulları hızla çözen, fırsatları sezen, yolunu bulmayı bilen kurnaz bir karakterdi.
Bu da anlatının trajik gücünü zayıflatıyor. Çünkü acı, karakteri dönüştürmüyor; yalnızca onun arka planı olarak kalıyor. Karakterin korkuları, suçlulukları, kendisiyle çatışmaları ya da geride bıraktıklarına dair içsel hesaplaşmaları yeterince görünür değil. Sonuçta okur olarak, “herkes gibi yaşamaya çalışan bir insan” görüyorum; bu başlı başına kıymetli olabilir, ancak anlatının vaat ettiği derinlik ve sarsıcılık burada gerçekleşmiyor. Metin, yaşanmışlığı anlatıyor ama yaşanmışlığın ağırlığını hissettiremiyor.