Sevgili 1K okurları; şimdiden yeni yılınız kutlu olsun.
Dün beni etkileyen, etkilediği kadar da şaşırtan bir olay yaşadım. Sizler hiç hislerinizin gazabına uğradınız mı?
Dün, maalesef ben de
Bu incelemeye kitabı okurken kitabın bana düşündürdüğü şeyleri yazarak başlıyorum.
Bazı insanların yaşadıkları veya bir dönem yaptıkları şeyler onlar için her zaman yüktür. Yıllar geçse de bu yüklerini üzerlerinden atamazlar. Vicdanları, unuttuklarını sandıkları yerde onların karşısına acı gerçekleri marifetle çıkarır. Bu yükü atmanın en kolay yollarından biri de bu taşıdıkları yükü omuzuna yükleyebilecekleri birini bulmaktır. Bu insanlar böyle birini buldukları zaman bu fırsatı kaçırmazlar. Hemen harekete geçip taşıdıkları yükü karşıdaki insanın omuzuna bırakırlar. Böylece yükün ağırlığından kurtulmuş, kurtulamasalar bile yükün ağırlığını hafifletmiş olurlar. Bu her yaştan insanın yaptığı bir şeydir.
Uçurumun kenarında olan bir insanı bazen farkında olmadan kurtarırız veya kurtarmaya çalışırız. O anki hislerimiz bize onu kurtarmamız gerektiğini söyler ve bu hisler bizi anlamsız bir çabaya yönlendirir. Belki de boşlukta olan insan, ruhu için derin bir amaç arıyordu. Bedbaht olan insanı görünce de bu amacı belki de onu kurtarmak oluyordu. Tabi kurtarabilirse. Şimdi bazı şeyleri daha iyi anlıyorum. Mesela bir erkeğin veya kadının kendisiyle hiç bağdaşmayan birisiyle olmasını.
Stefan Zweig için şunu söyleyebilirim. Mükemmel bir insan gözlemcisi. İnsan davranışlarını öyle güzel analiz etmiş ki... İnsan bazı yerlerde kitabı bırakıp düşünmek istiyor. Zaten Zweig okumamın nedenlerinden biri de bu.
Az da olsa
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat bahsedelim. 71 sayfalık bir kitap. Giriş kısmı ben ne okuyorum dedirtse bir yerden sonra konu baya akıcı bir hal alıyor. Okurken sayfaların nasıl ilerlediğini bile fark etmedim desem yalan olmaz.