Evimizi, odamızı paylaştığımız o sessiz dostlarımızın kafasından acaba neler geçiyor? Onları gerçekten anlayabiliyor muyuz yoksa her şeyi sadece kendi penceremizden mi yorumluyoruz? Lars Svendsen’in Hayvanları Anlamak kitabı tam olarak bu soruların etrafında geziniyor.
Yazarın o mesafeli ve yukarıdan bakan akademik dili tamamen bir kenara bırakıp ne kadar içten bir ton yakalaması beni kendisine yakın hissetmeme neden oldu. Kendisi bir felsefe profesörü ama konuyu anlatırken kendi köpeği Luna ile olan ilişkisinden öyle güzel bahsetmiş ki, okurken kendinizi kuru bir teorinin içinde değil, çok tanıdık bir bağın ortasında buluyorsunuz.
Üzerine düşünüp kendi içimde muhakeme yaptığım birkaç kısım oldu. Hayvanlara yaklaşırken düştüğümüz o iki uç nokta... Bazen onları çok fazla insanlaştırıyoruz; kendi karmaşık duygularımızı, kırgınlıklarımızı ya da egolarımızı onlara yüklüyoruz. Bazen de tam tersini yapıp onları sadece içgüdüleriyle hareket eden, hissiz birer makine gibi görüyoruz. Svendsen tam bu noktada çok şefkatli bir üçüncü yol öneriyor: Hayvanların kendilerine ait bir dünyası, bir neşesi ve kederi olduğunu bilmek ama onların bizden farklı olan o özgün yapısına da saygı duymak. Yani bir canlıyı gerçekten anlamak, onu kendimize benzetmeye çalışmadan, olduğu gibi görebilmekle başlıyor. Ve bu kısım beni en çok yakalayan yer oldu.
Yalnızlık hissediyorlar mı, canları sıkılıyor mu, acı çektiklerinde ne yapıyorlar ya da bizi gerçekten biz olduğumuz için mi seviyorlar gibi hepimizin aklından geçen sorulara hem felsefi hem de bilimsel araştırmalarla cevaplar arıyor yazar. Ama bunu yaparken asla yormuyor; aksine kelimeler su gibi akıp gidiyor.
Sayfaları kapatıp etrafıma baktığımda, hayatımdaki o sessiz canlara çok daha derin, çok daha anlamlı bir gözle baktığımı fark ettim.