Bu eser, benim için Türk edebiyatının özel, içe işleyen köşelerinden biri. Sait Faik’in 1954’te, yani ölümünden hemen önce yayımlanan son öykü kitabı. Adı bile insanı sarsıyor. Alemdağ’da Var Bir Yılan… Sanki sıradan bir cümle ama o kadar alışılmadık bir dizilişi var ki, dilin alışkanlıklarını bozuyor, aklımızı karıştırıyor. Sait Faik burada bildiğimiz o gözlemci, mahalle kahvesi kokan, balıkçı-insan hikâyeleri anlatan Sait Faik’ten sıyrılmış; bambaşka bir yere gitmiş.
Kitap, gerçeküstücülüğün izlerini taşıyor yoğun şekilde. Öyküler bazen rüya gibi akıyor, bazen bilinçaltından fırlamış imgelerle dolu. Mesela başlığı taşıyan öyküde, Alemdağ’da gerçekten bir yılan mı var, yoksa bu yılan yalnızlığın, korkunun, içimizdeki zehrin metaforu mu? Ya da Hişt, Hişt! öyküsündeki o ses… Dışarıdan mı geliyor, yoksa yazarın kendi içinden mi? Bunları okurken insan kendini sorguluyor: Gerçek nerede bitiyor, hayal nerede başlıyor?
Sait Faik bu kitapta yalnızlığını, ölümle yüzleşmesini, insan ruhunun en karanlık köşelerini şiir gibi anlatıyor. Cümleler kısa, kesik, ama her kelime ağır. Sanki kelimeleriyle resim çiziyor; bir ağaç giriyor odaya, duman geliyor, kuş uçuyor, bulut doluyor… Bunlar mantıksız gelebilir ama okurken inanılmaz mantıklı hissediyorsun, çünkü o duyguları sen de taşıyorsun.
Bence bu eser, Sait Faik’in Garip akımından beslenerek, ama onu aşıp İkinci Yeni’ye göz kırpan bir köprü gibi. Klasik hikâyeden modern hikâyeye, hatta şiire geçişin en çarpıcı örneği.
Eğer edebiyatta sınırları zorlayan, insanı kendi içine döndüren, biraz da ürperten ama sonra sarıp sarmalayan bir şey arıyorsan, Alemdağ’da Var Bir Yılan sana göre. Sait Faik’in vedası gibi, ama o veda o kadar güzel ki, okuduktan sonra uzun süre aklından çıkmıyor...
Alemdağ’da kıvrılır bir yılan