Sanşiro, üniversiteyi kazanıp sakin kırsal hayattan karmaşık şehir hayatına gelmiyor, batının kültürünü çok kısa bir süre içinde içine çekmeye çalışan karmakarışık bir şehir hayatına geliyor. Etrafındaki herkes Batı-Japon etkileşiminin ve dönüşümünün içinde yer alıyor. Yazar bunu gündelik hayatın içinde gayet doğal bir şekilde gösteriyor, örneğin öğrencilerin Japon bir edebiyat hocası olması gerektiğine dair tartışmalarında, ya da Sanşiro'nun Fransa'daki artistlerden esinlenip boyunbağı takan bir ressamı görünce boyunbağını betimleme biçiminde, adeta bir kuşağın düğümüne benziyor diye düşünmesinde görüyoruz iki kültürün çarpışmalarını.
Sanşiro, bağ kurulabilir bir şekilde, etrafında yaşananları çoğu zaman tam olarak anlamlandıramıyor. Hayatta üç dünya var diye düşünüyor, ilki ailesinin olduğu ve her zaman dönebileceği sakin hayat, ikincisi şehirde yaşayan ama kendini canlı hayattan soyutlamış Nonomiya-san gibi ilim insanlarının hayatı, üçüncüsüyse çok yakınında olduğunu duyumsadığı ama içine girmenin çok zor olduğu canlılığın, gerçek şehrin hayatı. Bu ayrımın benim şu anki hayatım için de yapılabileceğini fark etmek beni çok etkiledi.
Kitapta çok olay yok, günlük hayat yazarın üslubuyla okunmaya değer hale geliyor. O dönemki Japon öğrencilik hayatını, şehirdeki genel yaşayışı, karakterler arasındaki ilginç konuşmaları görmek güzeldi. Natsume Soseki'nin, her zamanki gibi, o betimlemese somutlaştıramayacağım soyut şeyleri anlatması da çok zevk verici. "O sözün taşıdığı anlamdan çok, o anlamın üzerinde iz süren duygudan etkilenmişti", "Ressamın kabiliyeti üzerine yorum yapamayan Sanşiro, sadece kabiliyetin uyandırdığı hissi duyuyordu" gibi ifadelerin Japon kültürüyle Soseki'nin birleşiminden doğduğunu düşünüyorum ve bu yüzden bu kültüre daha da yakınlık