• «Uygarlık, uygarlık deyip durmayın bana!» dedi. «Ben uygarlığa, hız çağına, hıza inanmıyorum. Hız bize getire getire kara haberler, kötü haberler getiriyor.»   
  • Dün, «Gitmek biraz da ölmektir» demiş ozan. Bugün öyle değil ama, görüyorsun. Öyle olmamalı. Bak, birine, seni düşünen birine en çok gereksinim duyduğun bir anda yanındayım. Benim buna en çok gereksinim duyduğum bir anda yanımdasın. Kilometreleri yakın yapmak, gitmekleri ölüm olmaktan çıkarmak sağlandı bize. Bu da sağlanmadıysa, bunu da sağlayamadıysak ne sağladık? Gelinen yerin hakkını vermek gerekti G. Öyle mi? Gerçek mi? Ah, iyi ki birikmiş bir yığın kötü, kirli tortuları ittim kıyıya. Önüme dünün kalıntısı yapay engeller bulup çıkarmadım. Öyle yapsaydım, yapsaydım G, biliyor musun, bulurdum. Bulunca da seni aramamış, sesini duymamış olurdum. Öyle... Doğru... Doğru... Bunlar, bunlara benzer olanaklar salt ölüm buyruklarını yaymak yağdırmak için mi çalışmalı? Ses hızı, onun üstü bir hız, onun da üstü bir hız iç buyruklarımızı iletmek, en gerçek yoksunluklarımızı karşılamak için değil de onları yok saymak, onları elimizden çekip almak için mi? Büyük Başkan-ların, büyük para ahlâkçılarının ya da Papanın, —aynı şey— ya da onların generallerinin —aynı şey— ve o general uşaklarının sesini duymak istemiyoruz bir ses hızının ucundan değil mi? Ordan... Uzaktan ... Ulaşabildikleri her yerden geçirerek başka bir kılığa bürüyüveriyorlar Jier şeyi... kanı, ölümü, parayı, milyonlarca insanı yutmak, yuta yuta eksiltmek için açılmış kocaman ejderha ağızlarını. .. resimleştiriyorlar... Resim sanıyoruz... Gerçek değil de kimseleri yutamayacak resimleri sanıyoruz. Soğuk renklere bürüyorlar her şeyi. Soğuk renkler düşseldir. Yanıltıcı. Bu oda gibi. Bu oda gibi. Bu oda gibi, evet.
  • Önce sen, kendini değerli bulmalısın. Önce sen, seni sevmelisin. Unutma ki koskoca kainat içerisinde teksin. Hayatın ve her şeyin seninle başladı, seninle bitecek. Sakın kendini yok sayma, asla değersiz bulma. Başkalarına benzemeye özenme. Sen, seninle güzelsin... Biliyorum, bazen zorlanıyorsun. Hatta çok acı çekiyorsun, onu da biliyorum. Göz yaşları içinde kıvranırken, aslında en güzel yerdesin desem kızar mısın bana?.. Çektiğin acılarla büyüyorsun... Ruhun olgunlaşıyor, arınıyorsun. Unutma ki hayatına giren her insanın bir nedeni var. Yine unutma ki, aşık olduğun, canın gibi sevdiklerin seni kıracak, acıtacaklar. Hepsi o kadar... Kimin gücü yeter, senin özündeki değerleri yok etmeye?.. Yeter ki sen izin verme. Sen sana sahip çık... Geri dönüp baktığında "iyi ki hayatıma girdiler" diyeceksin... Sakın pişman olma, sen hep sevgi gözüyle bak, kusur arama... Her şey yolundayken oldum sanma, köşeye sıkıştığında bak kendine ve kızdığına. İşte o zaman sevgiyi, aşkı sorgula. Bence sorunlarına takılma, kattıklarını gör ruhuna. Çektiğin acılardan, yeni bir "Ben" çıkardın aslında. Yeni sen, yeni bir hız kazandıracak tekamül yolculuğunda. Olgunluk nasıl da yakıştı sana... Canın yanmasaydı, sevgiyi nasıl öğrenecektin?.. Sabretmeyi, her şeye rağmen sevmeyi... Egonla başa çıkmayı... Nefsini terbiye etmeyi... Gönülden verebilmeyi... Hatta vermeye doyamamayı... Yaşadığın acılar seni çirkinleştirmediyse, her şartta zerafetinden hiç bir şey kaybetmeden devam edebildiysen yoluna, ve bir gün sessizce gidebildiysen, geçmişini uğurlayabildiysen, ne mutlu sana... Yeni "Sen'i" benim gözümle görmeye ne dersin?.. Öyleyse bu kez; ruhundaki gerçek güzelliklerin, gözlerinden yansıdığını görmek için, bak aynaya... Gördüğün muhteşem güzellik seninde gözlerini kamaştıracak az sonra... Büyüdün, arındın, sınanmalardan başarı ile geçtin. SEN, hem çok güzel, hem de çok özel bir insan oldun. Çünkü Sen, Senden Vazgeçmedin... (Alıntı)
  • Bunca yaşanmışlığı içinde barındıran dünya,o kocaman tarihiyle ,savaşları,ölümleri,yaraları,bitmek tükenmek bilmeyen ızdırapları,içinde hazin sonlar barındıran delilikleriyle koca bir hastane olarak nitelendirilse yanlış olmaz sanırım.
    Doğal yaşamın şartlarının değişmesi ve insanlığın kendi değerlerini yavaş yavaş kaybetmesiyle ortaya çıkan hastalık kavramının başlangıcını şöyle tanımlayabiliriz esasen;
    ‘Her şey elmanın yeryüzüne düşüşüyle başladı’’
    Hastalıkların tarihi incelendiğinde bazı toplumlar tarafından ‘Tanrının Gazabı’olarak nitelendirilen hastalıklara(komik değil mi? ) ,yüzyıllarca ve belki hala etik ve ahlaki mistik anlamlar yüklenmiştir.
    Fakat hastalıklar insan ve onun sosyal davranışlarının kaotik sonucudur.
    Avcı –toplayıcı yaşam süren ve dağınık gruplar halinde yaşayan Homo Sapiens ,sürekli değiştirdikleri yer ve su kaynakları sayesinde, yerleşik hayatı ve kalabalığı seven mikroorganizmaların kendi içlerine sızmasına yıllarca izin vermemişti.Fakat gruplar arası etkileşimin artması farklı ve dirençli mikroorganizma gruplarının bir araya gelmesini kolaylaştırırken aynı zamanda yerleşik hayata geçen insan oğlu,dünyayı sömürge haline getirirken kendisi de yerleşik mikroorganizmaların kurbanı oldu.
    Hayvancılık ve yerleşik yaşam sayesinde sayısını giderek arttıran insanoğlu daha fazla kaynağa ihtiyaç duymaya başladı.Kaynak tüketimi arttıkça ,ekosistemin bozulması kaçınılmaz hale gelirken bir yandan da tarımın ve hayvancılığın artması,diğer türlere özgü hastalıkların bir takım mutasyonlar geçirerek insanda vuku bulmasına sebep oldu.
    Neolitik dönemde sığırlar insan patojen havuzuna tüberküloz,çiçek virüsü ve diğer virüsleri kattı.Domuzlar ve ördekler gribal enfeksiyonları bulaştırırken,hareketimizin destekçisi atlarda rinovirüsleri yani bildiğimiz soğuk algınlığını hastalık hazinemizin içine ekledi.Günümüzün BSE-CJD krizi ;yani Creutzfeldt-Jakob hastalığı,süngerimsi ensefalopati hayvandan insana geçen hastalıkların en iyi örneklerinden biridir.Hayvan etlerinin yenmesinden farklı olarak da su yoluyla bulaşan salmonella ,tifo,bazı mantarlar insanın başka açılardan da zayıf olduğunu kanıtladı.Bir yandan insanlar arası etkileşim ve farklı yörelerden evlilikler de zamanla hız kazanıyordu.Bu da bilinen ölümcül bir hastalığı başka bir bölgenin ölümcül hastalığı haline getirmeye yetiyordu.Tarihçi Tukididis;
    Bu duruma örnek olarak Mısır da başlayan baş ağrısı,kusma ,göğüs ağrısı ve kasılmalarla beraber tenleri kabartı ve çıbanlarla doldurduktan sonra bağırsakları ele geçirip ölümle sonuçlanan bir hastalığın Yunanistan’ı kırıp geçirdiğinden bahseder.Bu hastalığın ne olduğu hala pek bilinmemekle beraber Atina ‘nın düşüş dönemini hızlandırdığını tüm tarihçiler teyit edebilir.
    Yunanista’nın devrilmesinden sonra egemenliği ele geçiren Roma da Antonine Vebası ve kızamıkla savaşmış ve büyük kayıplar vermiştir.
    Gel zaman git zaman ,bu hastalıkların yol açtığı salgınlarda o kadar çok kayıp verildi ki,bir şey çokça başınıza geldiğinde artık bağışıklık kazandığınızı söylememenin imkanı yoktur.Konakçı yokluğunda patojenlerin de kaybına sebep oldu.Bu hastalıklar yok olurken yerini başka hastalıklara bırakmaya devam etti.
    Madem insanı konakçıları azaldı deyip,meydanı boş bulan kemirgenler veba basili gibi hastalık yapıcı etkenlerin taşıyıcısı olmaya başladılar.Lenf bezlerine yayılan ve koltuk altı,kasık boyunda şişliğe sebep olan ,hıyarcık vebası tahmin edildiği üzere ilk defa Roma da kayıtlara geçmiştir.MS 540 da Mısır da başladığı bilinen bir veba salgınının Akdeniz ve Konstantinapolis’e saldırdığı sonrasında Kuzey Afrika ve Avrupa yı da ele geçirdiği bilinmektedir.Şeytan imgeleri,ölüm dansı(camille saint-saëns’in Danse Macabre ‘si mesela) sembolleri,mahşer atlıları ;Kara Ölüm vebanın sessiz söylemleri haline geldi.Zavallı ortaçağ insanı biyolojik gerçekliklerden bihaber ,Tanrının gönlünü hoş tutabilmek adına türlü sapkınlıklara göz yumdu.Sözde cadı kırımları ve ruhani kaos biyolojik hastalıklara ,psikiyatrik bir takım hastalıkları ekledi desek pek de yanılmış olmayız sanırım.
    Yine de en büyük sağlık dehşetlerinden birini Hispaniola’ya (Bugünkü Dominik Cumhuriyeti ve Haiti) ayak basıp Eski ve Yeni Dünya’nın temasına sebep veren Kolomb’un yaşattığı da mühim bir gerçektir.Pizaro İnkaları ve Aztekler;İspanyolların gemilerinin ve tatlı sevimli domuzlarının taşıdığı grip ve çiçek gibi hastalıkların kurbanı olmuşlardır.
    Kendi kayıplarını karşılamak konusunda ısrarcı olan İspanyol ve Portekizliler ;Afrika yerlilerini köle olarak ülkelerine getirmeye başladılar.Bu da sarı humma ve sıtmanın Avrupa da yayılmasına sebep oldu.
    Frengi askeri ve tüccar kesimlerle yayılmayı sürdürürken,Sanayi devriminin etkisiyle kentlerin atıklarından doğan tifüs büyük bir salgın yaratacaktı.
    Kolera 19.yüzyılın yeni hastalığı olarak dünyanın büyük kısmını büyük zaman dilimlerinde etkiledi.Sanayi devrimi dünya üzerinde tarımın ortaya çıkışının yarattığı yeni hastalıkları ortaya çıkardı.Madenciler ve çömlekçilerde görülen akciğer hastalıkları gibi mesleki deformiteler mikrobiyal hastalıkların yerini aldı.Zengin ve yaşlanan ulusta kanser,diyabet,hipertansiyon gibi sorunlar baş göstermeye başladı.Kolera ve diğer ölümcül hastalıklar gerilemiş olsa da yüzyıl hastalıkları insanın karşısına farklı şekillerde getirdi.Büyük savaşın hemen ardından gelmiş geçmiş en kötü pandemik hastalık olarak bilinen İspanyol Gribi,60 milyon insanın ölümüne neden oldu.İlerleyen zamanlarda AIDS,Ebola,Lassa ve Marburg ateşi gibiyeni hastalıklar ortaya çıkmıştır.
    Evrimsel açıdan ,insanın hastalıkların içinde yeni tedavi usullerinin sürekli deneniyor olmasıyla beraber düşmanı yok edecek değil, düşmanın iç mihraklara girmesini engellemeye yönelik bir tutum sergilenmeye başlandı.
    Kadercilikten kurtulup yeni çözümler üretmeye ve metanetli olmaya başlayan insan oğlu;şifacıları,hekimleri yetiştirmeye başladı…
    Kitabın tarihe bakışı,felsefi değerlendirmeleri oldukça güzeldi fakat yazarın ön sözde belirttiği gibi,tıp batıdan ibaret değildi,doğu tıbbı yetersiz anlatılmıştı....
  • Ben okumaya, din kitapları, halk kitapları, cenk kitapları okuyarak başladım. Aynı kitabı yüz kere okumak ama... O şekilde başladım. İlkokul üçten sonra, daha sonra ortaokulda, daha çok edebiyat kitapları, romanlar gibi yapıtlara yaklaşabildim. Ama ondan sonra hız kazandı bu bende. Yeni edebiyatı üniversitede yakaladım. Lisede aruzcuydum. Eski edebiyatçıydım! 1940'la gelen şiir devrimini pek sevmiyordum!.. Sonradan onlardan çok yararlandım.
    Cemal Süreya
    Sayfa 18 - Yapı Kredi Yayınları
  • Demirci ocağı ve hız - işte zamanımız!
    Ses, ışığın hızıyla gidiyor.
    Yıldırım, batıyor uzun bir çivide
    Dipsiz okyanusta bir gemi gibi.
    Ve insanoğlu hafif bir araçta
    Kesiyor havayı kanatlanmışçasına.
    Aşk, gizemden de yücelikten de yoksun
    Daha doğar doğmaz ölüyor usançtan.
    Kent - bu bir kafestir
    Öldürülmüş güvercinler ve aç gözlü avcılar deposu;
    Ve eğer parçalansa vücut, yarılsa insan göğüsleri
    Yürek değil, buruşuk, kurumuş bir kara erik çıkacak oradan.
  • Türk erkeklerinin bir numaralı özelliği sinirlenince hız yapmalarıdır.