''Hiçbir şey geçmeyecek baba. Kimse kurtulmayacak.Çünkü Tanrı'nın Tanrısı yok. Biz ona inanıyoruz, ama o hiçbir şeye inanmıyor. Belki de tek gerçek tanrısız, Tanrı'nın kendisi. Tanrısızlık Tanrı'ya mahsus. Bu yüzden, kurallarda asalet ve adalet arama! Çünkü Tanrı, ne asil ne de adil olmak zorunda! Benim gibi!''
“Sen orada değildin, görmedin.” dedi Montag. “Bir kadının yanan bir evde kalmasına yol açtığına göre, kitaplarda bir şeyler olmalı… hayal edemeyeceğimiz bir şeyler; orada bir şeyler olmalı. İnsan bir hiç uğruna kalmaz.”
Kitaplar aptal, salak olduğumuzu bize hatırlatmak için var. Onlar gösteri alayı caddeden gürültüyle geçerken Sezar’a “Fani olduğunu hatırla Sezar,” diyen muhafız kıtası gibiler.
İnsanlar, bu deneyimin benim yaşamımı ne yönde değiştirdiğini öğrenmek istiyorlardı. Benim yanıtım ''derinlemesine'' oluyordu. Birleşik devletlere döndükten sonra babam öldü. Bu son yolculuğuna çıkarken onun yanındaydım, elini tutuyor, ona sevgimle destek olmaya çalışıyordum. Cenazesinin ertesi günü, üvey annemden babamın anısına saklamak için bir kravatını eski bir şapkasını bir kol düğmesini istedim. Beni reddetti.''Sana göre bir şey yok.'' dedi. Eskiden olsa, ona duyduğum öfkeyi belli ederdim. Oysa o gün zihinsel olarak beni terketmiş olan o sevgili ruha rahmet diledim ve ana babamın evinden son kez çıktım. Yeni varoluşumla gurur duyuyordum. Gözlerimi kaldırıp gökyüzüne baktım, ve babama göz kırptım.
Şimdi inanıyorum ki üvey annem sevgi dolu bir sesle ''Elbette. Bu ev senin anne ve babana ait eşyalarla dolu. İstediğini alabilirsin.'' deseydi, bundan çıkaracağım bir ders olmazdı. Benim beklediğim zaten böyle sözlerdi.
Benim olan şeylerin bana verilmemesi beni olgunlaştırdı ve o zaman bu ikilemi öğrendim.
Gerçek insanlar bana bir sınavı geçmem için önce o sınavı geçmem gerektiğini söylemişlerdi.