"Diploman var mı, okul diploman?" dedi. "Yok, dedim, okula gidemedim."
"Hmmmm, demek diploman yok... Öyleyse sana yüksek bir iş vereceğiz..." dedi.
Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı okurken hem güldüm hem sinirlendim, hatta zaman zaman “Yok artık, bu kadarı da olmaz!” dediğim anlar oldu. Ama oldu. Çünkü Aziz Nesin, bu romanında öyle bir sistem eleştirisi yapıyor ki, insan ister istemez kendi hayatına, çevresine, yaşadığı ülkeye dönüp bir daha bakıyor. 1977 yılında yayımlanmış bir romanın, 2025’te hâlâ bu kadar güncel olabilmesi, aslında içinde bulunduğumuz sistemin yıllardır ne kadar az değiştiğinin en acı göstergesi.
Romanın ana karakteri Yaşar, ne doğumda tanınıyor ne ölümde… Varlığı bile resmiyete geçmeyen bir insan düşünün. Onu okudukça, yalnızca onun değil; sistem içinde kaybolmuş, görünmez hale gelmiş, kimliği yok sayılmış binlerce insanın sesi olduğunu fark ettim. Yaşar aslında bir sembol. Ve bu sembol bana, bazen kendi içimde hissettiğim çaresizliği, kurumlar arasında sıkışmışlığı, isimlendirilemeyen ama her gün yaşadığım o yorgunluğu hatırlattı.
Aziz Nesin’in mizahi dili, olayları absürt bir şekilde anlatıyor gibi görünse de, aslında yaşananlar çok tanıdık. Okurken güldüm ama içimden bir şeyler koptu. Çünkü bu roman, beni eğlendirmekten çok sarsmak için yazılmış gibi geldi. Tiyatroya ve sinemaya da uyarlanmış olması boşuna değil; çünkü bu hikâye sadece bir karakterin değil, toplumun hikâyesi.
Ve ne yazık ki, bu sistemsizlik, bu bürokratik karmaşa, bugün hâlâ yaşıyor. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen değişen pek bir şey yok. İnsanlar hâlâ devlet dairelerinde sürünmekte, kimlikleriyle, belgeleriyle, haklarıyla var olmaya çalışmakta. Bazen yaşamak bile bir formaliteye bağlı hale geliyor. Bu yüzden kitap bittiğinde sadece bir roman değil, bir toplum aynası okumuş