Prof. Dr Ahmet ŞİMŞİRGİL

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.



Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

“Pek muhterem Papa Cenapları.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).

İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

“ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Ramuzü'l-Ehadis dersinde (09.06.1996 tarihli) Esad Coşan Hocaefendi merhum 'nüfus planlaması' mevzuunda ilginç birşeye dikkat çekiyor. Âlem-i İslam'daki mağduriyet/mazlumiyet nazara alınınca Türkiye gibi 'ağabey' ülkelerin kesinlikle 'çoğalması' gerektiğini söylüyor. Peki neden?

Cüppeli Ahmet Hoca
Save paylaş

2 Rekat namaza camiye gelmez, 2 pokemon peşinde cami cami gezer. Cübbeli Ahmet Hoca

Adama soruyorum; 'Neden namaz kılmıyorsun?' Diyor ki; 'şimdilik düşünmüyorum hocaefendi.' Mübarek sanki evlenme teklif ettik. Cübbeli Ahmet Hoca

Adam tutturdu 'sen mehdi misin?' diye. Ya benden mehdi olur mu? Şekerim tavan, her yerim dökülüyor. Benden mehdi olursa vay ümmetin haline. - Cübbeli Ahmet Hoca

Durumumu beğen diyeceğine, git iki rekat namaz kıl da ALLAH (celle celalüh) durumunu beğensin. Cübbeli Ahmet Hoca

Cennete Gitmek Bedava, Asıl Cehenneme Gitmek Parayla Yahu! Kumar Oynasan Para Lazım, İçki İçmek İstesen Para Lazım, Zinaya Para Lazım; Namaz İçin Senden Para İsteyen mi Var?" Cübbeli Ahmet Hoca

Evin yanıyor deseler gece 2'de kalkarsın. 80 sene yanacaksın sabah Namazına kalkmıyorsun..! Cübbeli Ahmet Hoca

Sürekli yüzüne salatalık maskesi yapan kadın; Sabah namazını kılmadığın için alamadığın nuru hıyardan alamazsın. Cübbeli Ahmet Hoca

- Hocam cuma namazını tvden naklen izlerken Evde kılabilir miyim Gitmek zor geliyor. + Tabi bu kafayla buzdolabına siyah bir örtü örtüp hacı da olabilirsiniz.. Cübbeli Ahmet Hoca

Abdest yok, namaz yok, zikir yok, fikir yok, şükür yok! Ee yiyip içip yatıp kalkma? O var! Onu bizim ahırda ki öküz de yapıyor. Cübbeli Ahmet Hoca

Orucunu uykuda tutan sevabını da rüyasında görür. Cübbeli Ahmet Hoca

Adam; "cennete değişmem saçının tek telini!" diyor.. Cehennemi görse kadının kafasında saç bırakmaz… Cübbeli Ahmet Hoca

Namaz
Adama soruyorum; Neden namaz kılmıyorsun? Diyor ki; "şimdilik düşünmüyorum hocaefendi." Mübarek sanki evlenme teklif ettik. Cübbeli Ahmet Hoca

'Dilhûn', Hanımlara İnciler'i inceledi.
 15 Nis 23:11 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Kitabın ilk konusu "Hadis Okuma Klavuzu"

Burada hadislerle ilgili kavramları, hadislere bakış açımızı öğreniyoruz. Neden öğreniyoruz? Çünkü içerik hadislerle dolu. Hadis verilmiş, şerh edilmiş, ayet verilmiş, tefsir edilmiş.

Kitabın sadece hanımlara mahsus olmadığını yazarımız şöyle ifade etmiş:

"Bu kitaptaki hadisler birinci dereceden kadını, ikinci dereceden de erkeği ilgilendiren konular içeren hadislerden seçilmiştir." (Sf. 20)

Hadis okumak şahsiyet kazandırır insana. Mümin hanım, hanım muhtevalı hadisler okusa, "Mümin hanım nasıl olur?" sorusunun cevabını alır: Mümin erkek okusa "Mümin hanım nasıl tanınır ve ona nasıl davranılır?" sorusunun cevabını..

Kitabın tasarımı bile çok zarif düşünülerek hazırlanmış, sayfalarına göz atınca göreceksiniz. :) Ben burada hocanın kadınlara hitap etmeyi iyi bildiğini gördüm, yani kadın ruhundan anladığını..

Değinmek istediğim bir konu da şudur. Nureddin Yıldız Hocaefendi, eşlerin özel halleriyle ilgili bazı konulara yer vermiş kitabında, sıklıkla. Katıldığım yerler olsa da haya ettiğim için paylaşmadım.

Benim hayadan ötürü alıntı yapmadığımı, kendisi kitabında yazınca hayasız ya da daha açık olarak şehvet düşkünü mü oluyor yani? Elbette hayır ama bazılarının gözünde ne yazık ki durum bu.. Ama insanlar şunu unutmamalı: İslâm hayat dinidir. Hayatın her alanından konuşur, bireyi her yerden kuşatır. Yeter ki o bunun farkında olsun.

Örneğin: Müslüman isen, Su içerken oturarak içersin, besmele çekerek başlarsın, en az üç yudumda içersin, nefes alarak. Ve bardağın içine nefesini vermezsin. Bitirince elhamdülillah dersin. Ve hatta güneş ışığına maruz kalmış suyu içmezsin, mekruhtur vd.

Gördüğünüz gibi su içerken bile bunca şeyi söyleyen İslâm, "tuvalet adabı" başlığı altında, tuvalette bile başıboş bırakmayan İslâm, neden evlilik gibi ciddi bir müessesede, eşler arası konulara müdahale etmesin ki? Ve neden bunu söyleyen İslâm öğreticisi, "hoca" dediğimiz kişi, hayasız ya da şehvet düşkünü olsun?

Unutmayın! Asıl hayasızlık, hayasızken hayalı numarası yapmaktır!

Hocanın kendi dininden olan bir şeyi anlatmasını, buradaki "zinakârların" şehvet düşkünlüğü olarak görmeleridir edepsizce olan!

Cerrah, insanı tedavi etmek için kestiğinde "kasten adam yaralamak"tan ceza mı alırmış? Hem, bu kimin mahkemesi? Adaletinizin mi, küfrünüzün mü?

Sitede ne yazık ki "Nureddin Yıldız'ın avukatı" gibi görünüyorum, farkındayım. Ama bu, ona saldıranların asıl dertlerinin "İslâm" olduğunu bildiğim içindir. Yani onlar Nureddin Yıldız üzerinden İslâm'a saldırırken , ben Nureddin Yıldız üzerinden İslâm'ı savunmaya çalışıyorum, tek yaptığım budur. Elhamdülillah şahısları savunmayı dert edinecek kadar dertsiz değilim!

Kitaba dönecek olursak, hanımlar beyler hepimizin alacağı dersler mevcut kitapta. Okuyun, okutun..

"ALLAH'IM HALKIMA DİN VER"
"Siz Allah'ın dinine yardım edin ki,
Allah da size yardım etsin."
(Muhammed Sûresi, 33)
İslâm'ın nûruyle aydınlanmış bir
sîmâ, Allah'ın dinine yardım ettikçe
gençleşen bir yürek: Kazakistanlı
Orazgül hanım !.. Yaşı altmış yedi,
ama görenleri şaşırtacak derecede
genç ve dinç!.. İslâm dininin
Kazakistan'da yayılması için büyük
bir gayret sarfetmiş ve hâlâ bütün
himmetini buna sarfediyor. Onu
tanıdıkça, bir insanın bu kadar kısa
sürede tek başına neler
yapabileceğinin şâhidi olduk. Her
şeyin bir kişiyle nasıl başladığını,
Allah Teâlâ'nın gayret ve samimiyete
ne sûretle bereket verdiğini
gözyaşlarımızla yüreklerimizde
hissettik. Buyrun siz de tanışın
Orazgül Hanım 'ın İslâm
heyecânıyla…
Kendinizi tanıtır mısınız?
İsmim Orazgül, yaşım 67. Çimkent'te
oturuyorum. Bizim memleketimiz
Kazakistan yetmiş yıl komünist
rejimi altında kaldı. Kazakistanlı
müslümanlar kendi kimliklerini
kaybettiler. Hemen hepsi ateist ve
komünist oldu. Ben de komünist idi.
Resmî olarak da hükümet ve
devlette de vazifelerim vardı.
Taşkent'te Orta Asya Politika
Üniversitesi'nde, ardından Gıda
Mühendisliği Fakülteleri'nde
okudum. Komünist Parti'ye girdim.
Dedem mollaydı, ben komünist!.. Bir
çark içine girmiştim ve artık
dışarıdan başka birisinden hiç
etkilenmiyordum. Günümü gün
ediyor, hayatın her türlü zevkini
çıkarmaya çalışıyordum. Domuz etini
ve sucuğu yer, içkiyi rahat ve bolca
içerdik. Eşim seyyid soyundan
geliyordu, ama o benden de beterdi.
Yıllarımız, hayatımızın çoğu böyle
geçti.
İslâm'la nasıl tekrar tanıştınız?
1989 yılında eşimle birlikte
Özbekistan'a yaptığımız bir seyahat
esnasında elimize Özbekçe “Binbir
Hadis” kitabı geçti. O zamana kadar
hiçbir dînî kitab görmemiştik.
Kazakistan'da böyle dinden,
Peygamber Efendimiz'den bahseden
bir eserle hiç karşılaşmamıştık.
Merak ettik. Hemen okumaya
başladık. Ben kitabı elimden
bırakınca eşim alıyor, o bırakınca ben
alıyordum. Âdeta okuma yarışına
girmiştik. Sabaha kadar durmadan
okuduk. Çok etkilenmiştik. Kitap
bitince birbirimize döndük ve:
“-Hayat bu kitaptaymış ve bizim hiç
haberimiz yokmuş!” dedik ve bu
kitabı Kazakça'ya tercüme etmeye
karar verdik. Eşim ilk önce iki yüz kırk
hadis çevirdi. Ben de izne çıktığımda
kalan hadîs-i şerîfleri çevirdim. Âdeta
Peygamber Efendimizin hadîs-i
şerîfleriyle hidâyet bulmuştuk. O
zamana kadar İslâm hakkında hiçbir
bilgisi olmayan herkes bu kitaptan
çok etkilendi. Hadîs-i şerîflerin
hepsine insanların ne kadar ihtiyacı
olduğunu o zaman fark ettik.
İnsanların, dine olan açlığını gördük.
Keşke buralarda da insanların
gönüllerinin doyacağı mescidler
olsaydı, diye düşündük. Çünkü
bulunduğumuz şehir altı yüz bin
kişilikti ve bir tane mescid vardı. Çok
eski bir yapıydı. Buraya devam
edenlerin çoğu ihtiyarlardı.
Mescidde görevli bir molla (hoca) da
yoktu. Cenâze merâsimi yapacak,
insanlara namaz kıldıracak, Kur'ân ve
hadîs-i şerîf öğretecek bir
hocaefendi yoktu. Mescide cenaze
gelir, oradan kabristanlığa götürülür
ve eve dönüldüğünde içki masasında
ölünün ardından ağıt okunurdu. Bir
gün yolda giderken merkezî bir
yerde boş ve büyük bir arsa gördüm.
Burası mescid olsa ne güzel olurdu
diye içimden geçirdim. Belediyeden
arsayı bu maksadla istedik, bize
cevap vermediler.
1991 yılıydı. Kazakistan
bağımsızlığını kazandı. Valilik,
belediye ve mühendisler, şehirleri
elden geçirmeye ve yeniden inşa
etmeye başladılar. Bu sırada görevli
bir şehir mühendisi beni çağırdı ve
şehrin ortasında mescid yapılmak
üzere boş bir arazi tahsis ettiklerini
haber verdi. Bu sefer de bizim
paramız yoktu. Kazandığımız bütün
maaşları mescide ayırdık. Ne
kazansak, mescidin inşası için
harcıyorduk. Başka işlerimiz de
olduğu için mescidin inşaatında
bizzat bulunamıyorduk. Para da
yeterli değildi. İhtiyarlar yeni bir
mescid yapılıyor diye çok
seviniyorlardı, ama onların da
paraları yoktu. Güç belâ
biriktirdiğimiz yedi bin dolarla bir
mimar-mühendis tuttuk. İnşaatı ona
havâle ettik ve parayı da kendisine
teslim ettik. Fakat o da parayla
birlikte kayboldu. Mescid yine yarım
kalmıştı. Ortada kala kalmıştık. Şimdi
ne yapacaktık?!..
Halkımıza önce dini öğretecek bir
müessese açalım, orada dinî
değerleri öğretelim. Ardından
mescid işine tekrar teşebbüs ederiz
diye düşündük. Bu niyetle Kur'ân-ı
Kerim'in dili olan Arapça öğreten bir
kurs açmaya karar verdik. Kurs bir
yıllık olacaktı. Allah'a şükür talep
çoktu. 115 kişi başvurmuştu. Onlara
ders vermek üzere 30 yıl imamlık
yapmış birisini bulduk. Dersler bir
sene sürdüğü hâlde, o hoca kimseye
bir şey öğretmemiş. Irkçılık
sebebiyle hiçbir kazak öğrencinin
bunları öğrenmesini istememiş. Siz
bunları öğrenemezsiniz, diye de alay
etmiş. Bir başkasını bulduk. O da bir
buçuk ay sonra eğer maaşımı üç kat
arttırmazsanız bu işi bırakırım diye
bir mektup yazdı. Maaşını
yükseltmeye karar verdik, ama yine
bırakıp gitti. Oturduk ağlamaya
başladık:
“-Ya Rabbi!.. Bizim eksikliğimiz
yüzünden dinine zevâl verme!
Mescidimiz yarım kaldı. Arapça
kursumuza hoca bulamıyoruz.
Talebemiz var, hocamız yok! Allah'ım
bizi affet, yardımını esirgeme!...”
O zamanlar ne kadar üzüldüğümüzü,
ne kadar ağladığımızı bir Allah bilir.
Ertesi gün eşim, işine gitmişti.
Dönerken iki ihtiyarla geldi. Adamlar
yetmiş yaşına yaklaşmışlardı.
Özbekistan'da dînî eğitim almışlardı.
Hâfızdılar. Ama amel ve ibâdetleri
azdı. Yalnız para için çalışıyorlardı. O
yıl 113 talebe mezun oldu.
Talebelerimizden altı tanesi çok
iyiydi. Bunlar arasından da üçünü
seçtik ve özel eğitim imkânları
sağladık. Daha sonra iki senelik bir
medrese açtık.
Bu medreseyi de Kazak-Arap Dili
Enstitüsü'ne döndürdük. Sonra
eksiğimizin dinî ilimler sahasında
olduğunu düşünerek, Suudî
Arabistan'a mektup yazdık ve
kendilerinden bu enstitüde ders
vermek üzere hoca istedik. Bu
dâveti, Kuveyt ve Mısır'a da yaptık.
Gelmeye başlayan hoca ve
eğitimcilerle eksiklerimizi
tamamlıyor, dinimizi öğrenmeye
başlıyorduk.
1994-5 yıllarında İlâhiyat fakültemizi
açtık. 1996 yılında İslâm'la ilgili “Dini
Tanımanın Temelleri” adında ilk telif
kitabımı yazdım. O kitap, yayınlanır
yayınlanmaz uzun bir müddet satış
listelerinin üst sıralarında yer aldı.
İnsanlar İslâm'a hasretti. O zamana
kadar yazdığım kitaplar hep ateizmle
ilgiliydi.
1993 yılında eşim hacca gitmişti, 1995
yılında ben de gittim.
Hedeflerimizden birisi de
Arabistan'daki üniversitelerle
görüşüp fakültemize hoca
getirebilmekti. Özbeklerle beraber
hacca gitmiştik. Yolda câhil birisi,
“Kazaklar da müslüman mı ki?!”
deyince çok üzüldüm. Ona cevâben:
“-Elhamdülillâh, müslüman tabiî!..”
dedim. Ama yüreğim de içten içe
sızladı ve:
“-Yüce Allah'ım, halkıma din ver!”
diye duâ ettim. Hac ibâdetimizi
edâdan sonra ülkemize geri döndük.
Tekrar Taşkent'e gittik. Özbek
medreselerinde ders veren bir kazak
hoca bulduk. Evinde misafir olduk. O
akşam kendisine:
“-Sen kazaksın. Halkına din
öğretmelisin. Sorumlusun. Seni daha
önce de dâvet etmiştik. Gelmedin.
Eğer yine gelmeyecek olursan
ayaklarının altından öpeceğim. Ne
olur bizi yüzüstü bırakma!..” dedim
ve dinim için kalktım, eğildim ve
ayaklarını öpmeye teşebbüs ettim.
Dizlerinin dibinde:
“-Benim halkımın dine ihtiyacı var!”
diye yalvardım. Nihâyet ikna edip
beraberimizde Kazakistan'a
götürdük. İki ay evimizde kaldı. İki ay
sonra âilesini de getirdi. Bu arada
mescid inşaatımız olduğu gibi
duruyordu. Bir şey yapamıyorduk ve
bu durum bizi çok üzüyordu. Nice
geceler düşünce ve üzüntüden
uykusuz geçti. Yakınlarımızdan bir
genç vardı. Zeki ve terbiyeliydi. Bir
gün onunla konuştum ve:
“-Hadi seni Mısır'daki Ezher
üniversitesine gönderelim. Orada
dinimizi öğrensen de geri
döndüğünde bize anlatsan! Çok
büyük bir hizmet etmiş olursun!”
dedim. O da beni kırmayarak gitti. On
sene eğitimden sonra bu yıl
Kazakistan'a döndü.
O ân gözlerimle gördüm ki, Allah'tan
samimiyetle ne istesek duâlarımızı
kabul etmiş ve icâbet buyurmuş!...
Üniversitede dersler düzenli olarak
devam etmeye başlamıştı. Halktan
da talep gittikçe artıyordu.
Amerika'ya 11 Eylül saldırıları olunca,
Arapların ülkemizde çalışması
yasaklandı. Neredeyse bütün
hizmetlerimiz durma noktasına
gelmişti. Allah'a yalvardım, yakardım,
yardım taplep ettim. O sırada
nereden geldilerse Türkiyeli
kardeşlerimiz karşımıza çıkıverdi.
Onları bize Allah gönderdi. Onlar bize
imkân da temin ettiler ve okullarımız
ücretsiz oldu. Biz de fakültemizin
ismini değiştirdik, “Oturar” koyduk.
Türkiye'ye ne zaman geldiniz?
İlk defa 1993 yılında Türkiye'ye
gelmiştim. Başımda şapkam vardı,
saçlarım açıktı. Namazı da
bilmediğimden öylece kılardım. Bir
hanım geldi, başıma örtü verdi.
Şapkamı çıkarıp örtüyü başıma örttü:
“-Çok yakıştı, namazlarını hep böyle
kıl!” dedi. Bizi gezdirdiler. Türkler,
çok dindar ve iyiliksever insanlar.
Oradaki namazımdan çok huzur
buldum. Gördüğüm her mescidde
namaz kılmak istiyordum. Hele
Sultanahmed câmiinde namaz
kılarken meleklerin tepemde
gezdiklerini hissediyordum.
Benzer duyguları Medine'de
Peygamber Efendimiz'in mescidinde
de hissetmiştim. Orada Cuma namazı
kılarken sanki câmi göklere doğru
çekilmiş gibi hissetmiştim.
Peygamber Efendimiz'in bastığı
yerler bembeyazdı. Sonra
memleketime baktım, simsiyah!..
Selam verdiğimde yanımda namaz
kılan kadına bir şey hissedip
hissetmediğini sordum. Sanki
mescid yükseldi gibi oldu, dedim. O
da tebessüm etti. Anladım ki, o
mübârek topraklar Hazret-i
Peygamber -sallallâhu aleyhi ve
sellem- ve ashâbının bastığı
mübârek topraklar!.. Ve hâlâ o
toprakların bereket ve rûhâniyeti
devam ediyor.
Hizmetlerinizi yaparken ne gibi
zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
Kazakistan'da müslümanların
karşılaştığı bir çok zorluklar var. Dini
bilmeyen insanlar, okullarımızı
kapanmasına çalışıyorlar. İnsanların
mescidlere gitmesinden rahatsız
oluyorlar. Okulumuza dokunamazlar.
Gerekirse mahkemeye giderim, bu
işi sonuna kadar tâkip ederim.
Canımı alırlar, okuluma
dokunamazlar. Ben bu yola baş
koydum.
Mâşaallah, bu yaşta bile hâlâ içinizde
heyecan ve aşk taşıyorsunuz. Bu
heyecanı nasıl canlı
tutabiliyorsunuz?
Ben de bu işin peşini bırakırsam
mücâdeleyi göze alacak kimse yok.
Resmî müesseseleri çok iyi
tanıdığımdan beni başlarından
savamıyorlar. Allah bize güç verdiği,
ömür verdiği nisbette canla başla
çalışmak mecbûriyetindeyiz.
Bize son söz olarak neleri söylemek
istersiniz?
Bizim kalbimizde Türkler'in
bambaşka bir yeri vardır. Dinimizi,
medeniyetimizi, ahlâkımızı sizden
öğreniyoruz. Size teşekkür ederiz,
duâlarınızı bekleriz.
Biz de size teşekkür ederiz. Allah yâr
ve yardımcınız olsun. Yüce Rabbimiz
size hayırlı uzun ömürler ihsan
buyursun. Bize bir kişinin isterse tek
başına neleri yapabileceğinin canlı
şâhidi oldunuz. Allah sizin din
yolundaki hizmet şuur ve
gayretinizden bizlere de hisseler
versin. Âmin.
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 14. sayı

~Aysar~, bir alıntı ekledi.
03 Nis 18:55 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

"çocuklarınızı hocaefendi dediklerinin okullarına gönderirseniz Yahudi'ye asker yetiştirmiş olursunuz. Korkarım ki beni anladığınız gün dövecek diziniz de kalmayacak!"

Erbakan Hoca

Kara Güneş, Bahadır Yenişehirlioğlu (Sayfa 175)Kara Güneş, Bahadır Yenişehirlioğlu (Sayfa 175)